Zeki Olmanın Düsturu

Zeki Olmanın Düsturu

95
0
PAYLAŞ

“Öfkemin esiri oldum.”

“Üzüntümden ne yapacağımı bilemiyorum.”

“Duygularım o denli yoğun ki, sağlıklı düşünemiyorum”.

Bu ve benzeri cümleleri kendimizle baş başayken içimizden geçirdiğimizi veya yakın çevremizle sohbet ederken sarf ettiğimizi anımsıyoruzdur.

Ne oluyor da düşüncelerimiz duygularımızın kontrolü altına giriyor, mantıksal zekâmız felç olmuşçasına işlevlerini geçici de olsa yitiriyor ve bir an için ne yaptığımızı hatırlayamaz veya ne yapacağımızı bilemez hâle geliyoruz.

Bunun cevabı, Yale Üniversitesi’nden Peter Salovey ve New Hampshire Üniversitesi’nden John Mayer’in ilk kez 1990 yılında akademik camiaya kazandırdıkları duygusal zekâ kavramında yatıyor. Bu iki bilim insanı, duygusal zekâyı şu şekilde tanımlıyor.

“Duygusal Zekâ, kişinin kendi duyguları ve başkalarının duyguları hakkında edindiği gelişmiş bilgi işleme becerisini ve bu bilgileri düşünme ve davranış için bir kılavuz olarak kullanma yeteneğini içerir. Diğer bir deyişle, duygusal zekâsı yüksek bireyler duygulara dikkat eder, bunları kullanır, anlar ve yönetir. Bu beceriler potansiyel olarak kendilerine ve başkalarına fayda sağlayan uyarlanabilir işlevlere hizmet eder” [1].

Yukarıdaki ifadenin ışığı altında duygusal zekânın kişinin öncelikle kendi duygularının farkına varmasını, eş zamanlı olarak da karşısındakinin duygularını anlayabilme ve takdir edebilme yeteneğine sahip olmasını vurguladığını söyleyebiliriz. Bu yeteneği insana mantıksal ve duygusal olmak üzere iki beyin ve iki farklı zekâ kazandırmış oluyor.

Duygusal zekânın işleyişini kısaca özetlemek gerekirse duygularımızın aklımızla el ele vererek düşüncelerimizi devreye soktuğunu veya devreden çıkardığını; böylelikle de kararlarımızı yönlendirdiğini ifade edebiliriz. Böyle bir durumda duygular mantığımızı yönlendiriyor olur. Öte yandan, duyguların kontrolümüzden çıkıp doludizgin gittiği durumlar hariç, düşünen beynimiz de duygularımızı kontrol altında bulundurur. Bu etkileşim, duygu ile düşüncenin uyum içerisindeki dansına benzetilebilir.

Kendi ihtiyaçlarımızı doğru teşhis edemiyorsak, başkalarının beklentilerini anlayamıyorsak ne kendimize ne de başkalarına şefkatten bahsetmemiz pek de mümkün değilmiş gibi gözüküyor. Sanal dünyada etkileşim içerisinde olduğumuz kişi sayısı (sosyal medya jargonuyla bağlantı sayımız) her geçen gün artıyor olsa da aynı hızda artan bir tehlikenin, duygusal temas iletisi erozyonunun duygusal zekâmızda yarattığı tahribatı fark edemiyoruz. Bu da bizi insan yapan ve yine bizi “süper akıllı” yapay zekâdan ayıran en temel ögemizi bizzat köreltmemiz anlamını taşıyor. İnsanlık tarihinin son dönemlerinde ancak farkına varabildiğimiz duygusal zekâmızı ve duygusal zekâmız sayesinde sahiplenebileceğimiz şefkat olgusunu.

[1] http://www.theeiinstitute.com/what-is-emotional-intelligence/4-mayer-and-salovey-model-of-emotional-intelligence.html, 10.01.2021.

Ünal Elbeyli, ACC