Yüreğini hep mavi tut!

Yüreğini hep mavi tut!

303
9
PAYLAŞ

“Bak sana arkadaş geliyor. Bebek o daha ama büyüsün birlikte oynarsınız” 2 yaşında Fenerbahçe’deki evimizin balkon demirlerine burnumu dayamış, parmak uçlarımda yükselmiş, amcasının kucağında bahçe kapısından içeri giren 2 aylık bebeği görmeye çalışırken ki sahneyle başlar hayatım en eski anıları.

“Bak sana arkadaş geliyor. Bebek o daha ama büyüsün birlikte oynarsınız” 2 yaşında Fenerbahçe’deki evimizin balkon demirlerine burnumu dayamış, parmak uçlarımda yükselmiş, amcasının kucağında bahçe kapısından içeri giren 2 aylık bebeği görmeye çalışırken ki sahneyle başlar hayatım en eski anıları. Ayşim bebek 29 Ekim doğumlu, ben 29 Aralık. İsimlerimizin benzerliği bir tarafa babalarımızın isimleri de aynı. Aslında her şeyimiz aynı, hala aynı.

Ayşim bebekle 10 yaşıma kadar Fenerbahçe Orduevinin köşesindeki Aydın apartmanında hayatımın en güzel yıllarını, taparcasına sevdiğimiz devasa büyüklükte bahçede yaşadık. Hala inanılmaz bir şekilde bahçenin her köşesi, taşı toprağı en ufak ayrıntısına kadar aklımda. Arkada geniş, bir sürü meyve ağaçlı bir bahçe, otopark, önde ondan da büyük bir bahçe. Başka arkadaşlar da var. Yazın müştemilatı kiralayan ailenin yaramaz oğlu Hasan, yan apartmandan Gönül. Ama biz hep dip dibeyiz. Her yaz başı 3,4 tişört, iki de şort alınıyor ikimize de ve bütün yaz parçalıyoruz onları. Karpuz kollu elbise ve dantelli çorap hala nefret uyandırır ikimizde de. Bize göre değil. Sabah gözümüzü açtığımız gibi bahçedeyiz. Oynarken düşüp de bir yerimizi kanatırsak eve gitmiyoruz annelerimiz tentürdiyot sürüp kızar hadi zaten geç oldu der çıkarmaz diye o yüzden çeşmede suyla yıkayıp yaranın üstüne yaprak yapıştırıp tedavi ediyoruz kendimizi. Ağaçlar, hele dut ağacının hep tepesindeyiz. Evcilik de var tabi ama senaryolu evcilikler film gibi. O yüzden Gönül’ü almak istemiyoruz oyunumuza. O bizim gibi değil. Onunla oynayınca misafircilik var işin içinde, of çok sıkıcı yani şimdiki aklımızla “domestik’. Kalıpları var onun, klişeleri var. Evcilik oynasak her gün aynı şeyi yapıyor, sanki teyzelere benziyor etraftaki…

Lütfü amca ve karısı Esfer teyze üst kat komşumuz. Çocukları yok. Bizi çok seviyorlar. O zaman bile fark ediyoruz ki onlar farklı, başka hiç bir karı kocaya benzemiyorlar. İkisi de avukat ve birlikte işe gidip geliyorlar. Hafta sonu tekneyle denizdeler. Lütfü amcanın tek parmak bodrum terlikleri var, Esfer teyzenin de sincabı. Evleri pipo kokuyor mis gibi. Bir akşam eve geliyorlar ve Hasan’ı bahçede ağlarken buluyorlar. Niye ağladığını sorunca diyor ki “Kızlar evcilik oynuyor ve beni oyuna almıyorlar. Belli ki kulağımız bükülüyor ve yarım saat sonra balkondan bakıyorlar Hasan ağlamayı kesmiş mutlu mutlu bir taşın üstünde oturuyor. Ne o oynamıyor musun diyorlar. Ağzı kulaklarında, “Yok” diyor “oynuyorum beni sütçü yaptılar.” “E neden burada oturuyorsun o zaman? Demin çaldım kapılarını bugün süt lazım değilmiş!”

Akşam olunca eve çağırılma endişesi kaplardı ikimizi de. Önce duymazdan gelirdik, sonra yalvarmalar, 10 dakika daha 5 dakika daha derken o sırada Efser teyze Lütfu amca işten gelirler. Bizi yukarı çağırırlar, sincaplarını severiz hayranlıkla. O sırada annelere haber uçurulur camdan bizdeler merak etmeyin diye. Renk renk bonbon şekerleriyle ceplerimiz dolduktan sonra “hadi bakalım şimdi namusunuzla eve gidin” der Efser teyze. Yani tekrar bahçeye çıkmadan doğru eve. Yıllarca ben namusla eve gitmeyi hiçbir yere uğramadan direkt eve gitmek sandım. Bu yaşımda hala bir arkadaş toplantısı sonunda birileri hadi şuraya da gidelim der ve benim eve dönmem gerekiyorsa, namusumla eve gideyim ben derim.

Bugün olsa sitcom senaryosu çıkabilecek her yaş, sınıf ve eğitimden, karakterden bir sürü egzantrik insandan oluşan bir apartmandı. İkinci katta Müküş teyze. Kendinden daha genç de kocası. Bazen okuldan gelince duyardık Müküş kriz geçiriyor yukarıda. Hemen anlardık kapıya gelen bir satıcı anne ya da teyze demiş ona. Karşı komşumuz Refia Hanım ve emekli öğretmen kız kardeşi. Nasıl da sevinip ağlamışlardı Ecevit başbakan olunca. Gece Fener burnuna gidip kutlama yapmıştık tüm mahalle annem başta herkes ağlıyordu. Kurtulmuşuz nihayet…

Bir de yaş günleri var. Bizim ailede kutsaldır yaş günleri. Oyunlar, pasta her şey iyi hoş da Ayşim alt kattan çıkıp gelene kadar parti başlamaz benim için hala, deli gibi karnım ağrır. O gelince başlar, diğerleri sanki figüran. Oyun hep bizim oyunumuz ve onlar figüran. Nasıl olmasın ki bizim oyunlar kimseninkine benzemiyor. Mesela yere basmamaca. Cisim adını verdiğimiz genellikle bir minder var çok sıkışınca onu yere atıp basmak dışında evde eşyaların üstünden uçarak geziyoruz. Ya da kışın boş olan müştemilata girme planları yapıp en sonunda bacadan girmeye karar veriyoruz ama dama çıkarken ben yenidünya ağacında asılı kalıyorum.

Ve tabi babam… Fenerbahçe Dalyan’dan sandal kiralardık. Motorumuz vardı onu arkasına takıp ver elini Bostancı Feneri. Küreğe tutunarak derin suda öğrendim ben yüzmeyi. Açık denizde kullanmak çok güzeldi de motoru hele babam kayıkhaneden sandalların arasından da kullanmama izin vermeye başladıktan sonra ne zevkti anlatamam. Kontrol bende ya keyfime diyecek yok. Tabi her seferinde evhamlı annemin tembihleriyle yola çıkardık. Bir seferinde fırtınaya tutulduk. Yol boyunca aslan kızım demişti babam, nasıl şişinmiştim.

Ne şanslı bir çocuklukmuş ki evimizden çıkıp tokyolarımızla şıpıdık şıpıdık yüz metre yürüyüp denize giriyorduk. Eski resimlere bakıyorum da evimizin kapısı nasıl entipüften kale kilit muhabbeti yok. Karşıdaki Refia teyzeler yaşlı diye anahtar bütün gün kapıda durur apartman halkı gidip gelip yoklardı onları. Abim kaç kere gece geç döndüğünde anahtarı üstünde unutmuştu da sabaha kadar öyle yatmıştık.

Şimdi koçluk yolunda çocukluğun, iyisiyle kötüsüyle yaşanmışlıkların ne kadar değerli referans kaynakları olduğunu daha iyi anlıyorum. Yıllar sonra otistik bir çocuğum olduğu gerçeğini kabullenmeye çalışırken, şimdi profesyonel koç olarak o zaman terapistimin nasıl bana “aha” anı yaşattığını daha iyi anladım. Çocukluğumu ve en mutlu, kendimi iyi hissettiğim anları düşünmemi istemişti. Mine bebeğim gelmişti aklıma. Dayımın Avrupa’dan getirdiği emzikli sarışın mavi gözlü bebeğim. Tuvana doğmadan hep ona bakardım ki onun gibi mavi gözlü sarışın bir kızım olsun. 24 saat çocuğum gibi bakardım ona. Sonra Ayşim’e de alınmışı ama onunkini bahçeden çalmışlardı ve dört elle iyice sarılmıştım bebeğime. 3 öğün yedirir, içirirdim onu. Onun adına konuşurdum. Bebek sesi taklit ederdim. Hep bir mucize olsa da canlansa konuşsa diye düşünürdüm. Bir gün kafası koptu ve bir türlü takılamadı yerine. Hala saklıyorum onu. Doktorumun güçlü sorularıyla kafası kopsa da Mine bebeği sevmekten hiç vazgeçmediğimi anladım. Cansız da olsa konuşamasa da sevmiştim, ona bakmıştım. Tuvana’yı da öyle seviyordum ve konuşamasa da anne diyemese de bana, onu ömür boyu sevip kollayacaktım.

Kıpkırmızı bir güneşin önünde

Mavi bir yelkendir hayat

Alır götürür seni bilinmeyen derinliklere

Sevgi mavidir..mavi ise umut!

Yüreğini hep mavi tut…

 

9 YORUMLAR

  1. Cok duygulandım..Ayni semtin, ayni çocukluğu, ayni oyunları ve ayni kaderi paylaşmış iki yetiskini olmuşuz seninle..ne güzel dile getirmissin..Ben de farkinda olmadan yüreğimi mavi tutmusum, demek ki..Eline, kalemine yüreğine sağlık canim Yeşim Erberksoy..♥

  2. ne kadar içten yazılmış, sanki ben de o günleri yaşadım, elinize sağlık…

  3. güçlü ama gücünü naifliğinden alan bir kadın gördüm ben bu yazıda. çok güzel. yolun hep açık olsun

  4. Eskiler herzaman içime garip bir huzur hissi veriyor. Sanki o zamanlar insanlar daha bir insancıl dılar. Çok zaman geçmemiş ama şuanki yaşamlarımız o dönemle mukayese bile edilemez. Garip bir zaman tüneli her şeyimizi alıp götürmüş.
    Ufkumuzu mavi tutmak okadar zor ki…
    O günleri anımsattınız teşekkürler….

  5. Muhteşem bir yazı.Okuyunca çok duygulandım.Geçmişi hatırladım.Eline yüreğine sağlık canım.

  6. Tuvana çok şanslı bir kız Hocam. İyi ki varsınız. Ayrıca çok hoş yazmışsınız..

  7. En sevdiğim renk mavi yüreğinden gökkuşağı gibi yansımış Yeşim’cim harika…

Comments are closed.