Yönetmek Güzel Şey Azizim!

Yönetmek Güzel Şey Azizim!

38
0
PAYLAŞ

Birkaç yıl önce, çalıştığım şirkette görev yapmış, ardından başka bir firmada müdür olarak işe başlamış bir arkadaşımla karşılaşmıştım. Yeni görevinin hayırlı olmasını dileyip sohbete başladığımızda “artık müdür olmasının zamanının geldiğini; aile büyükleri nerede ne işle meşgul olduğunu sorduklarında ‘bir yerde yönetici olmadığı’ için başı önünde dolaştığını; yaşı itibarıyla da kartvizitinde ‘müdür’ unvanı yazmasının artık lüzumlu olduğunu” paylaşmıştı benimle. Onun bu yaklaşımı garip gelmişti bana.

Bu hatıram beni daha önceki yıllarda yaptığım bir başka görüşmeye götürmüştü. Ben genç bir mühendisken kendisi aynı şirkette müdür pozisyonunda olan bir ağabeyimle yıllar sonra sektörel bir fuarda karşılaşmıştım. O da geçmişte beraber çalıştığımız şirketten ayrılmış ve bir firmada genel müdür olarak göreve başlamıştı. Konuşmamızın bir yerinde “Ünalcığım! Kendime koymuş olduğum bir hedefim vardı. Yaşım 40’ı çok da aşmadan ‘genel müdür’ olmayı istiyordum. Şimdi o hedefime ulaştım,” dediğini anımsadım.

Bu iki görüşme zihnimde öyle yer etmiş olmalı ki, zaman zaman anımsar ve üzerinde düşünürüm. Ne oluyordu da eskilerin tabiriyle ‘makam sahibi olmak’; şimdiki terminolojiyle ‘üst düzey yönetici’ ya da ‘tepe yönetici’ olmak çalışma hayatında bu kadar önem taşıyordu?

Çevremi gözlemlediğimde cevaba ulaşır gibi oldum. Lüks şirket araçları; takım elbiseli beyefendilerin ve döpiyesli hanımefendilerin ellerindeki son model cep telefonları; imkân buldukları ilk fırsatta ekranını açıp bir şeyler okudukları veya yazdıkları ultra ince dizüstü bilgisayarları; çocuklarını göndermek için yarıştıkları yüksek ücretli özel okullar; daha çok para kazandıkça daha da yüksek seviyelere erişen hayat standartları (!) … Tüm bunlar insanlara yönetici olmaları durumunda daha fazla para, güç, statü ve tanınırlık sağlanacağının göstergeleri olarak karşıma çıktı. Bu dört dürtü, genel kanının aksine insanlarda çalıştıkları şirketlere bağlılık değil, geçici olana bağımlılık yaratan ögeler. Daha da ötesi bunlar motivasyon kaynakları da değiller. Kişinin elde ettikçe daha fazlasını istediği, tabir yerindeyse müptelası olduğu unsurlar. Diğer bir deyişle, Motivasyon 2.0 teorisine göre çalışanlara sunulan ‘havuçlar’!

Bu madalyonun bir yüzü… Madalyonun diğer yüzü daha da ilginç. Çalışma hayatımda aldığım eğitimleri hatırlıyorum.

Zaman Yönetimi

Stres Yönetimi

Çatışma Yönetimi

İlişki Yönetimi

Hepsi bir şeyleri yönetmek üzerine. Bu eğitimleri alan kişi, konu her ne olursa olsun yönetim eyleminin öznesi konumunda buluyor kendini. Yukarıdaki başlıkların her biri için ayrı ayrı söylenecek çok şey var; ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım ve ‘yönetim’ olgusuna odaklanmaya devam edelim. Yönetmek deyince işin içine doğal olarak belirli kurallar, yöntemler giriyor. Yönetici konumundaki kişi de bu çerçeve içerisinde başında olduğu kişiye veya kişilere ve yönetim eylemine konu olan faaliyetlere yön veriyor. Belli yönetmeliklere, prosedürlere uygun olarak, belirli bir düzen içerisinde yürütülmesi gereken eylemler, rutin işlemler için yönetim eyleminden bahsedebiliriz elbette. Burada operasyonel düzeyde süregelen işlerden bahsettiğimi vurgulamak istiyorum.

Peki, yukarıda örnek olarak verdiğim zaman, stres, çatışma, ilişki, vb. kavramlarının odağında ne var? Daha doğrusu kim(ler) var? Standart ve rutin eylemlerden bahsedebilir miyiz? Yoksa kişinin kendisi başta olmak üzere ilişki içerisinde olduğu kişileri de dikkate alarak insan ögesini mi ön plana çıkarmalıyız? İnsanın odağında olduğu her olguyu belirli sınırlarla tarif edilen bir çerçeve içerisinde ‘yönetim’ kavramıyla ilişkilendirmeye çalışmak ne kadar akıllıca bir yaklaşım olur?

Hakikatte yanılsama yaratan dürtülerle sürekli yönetme eğilimi sergileyen insanların yaşamlarında değişim, doygunluk, denge ve dinginlik yaşayabileceklerini ve tüm bunları çevrelerine de yaşatabileceklerini söylemek ne kadar inandırıcı geliyor kulağa?

Ünal Elbeyli