Yolculuk…

Yolculuk…

138
0
PAYLAŞ

Arabasına bindi.

Beyaz kısrak gibiydi arabası; sahibinin kırbaç darbesiyle şahlanacak bir kısrak.

Gitmeye belki ondan bile daha hevesli.

Yine de, pilotaj önemliydi şüphesiz.

O beyaz kısrak, herkesin elinde böylesine şahlanabilir miydi?

Kim bilir..

Bir yerden bir yere gitmek değildi sahibinin amacı.

Arabayı “kullanmaktı”.

180 beygiri içinde hissetmekti.

Ototmatik vitesi devre dışı bırakıp; direksiyona entegre “artı-eksi” tuşlarıyla torkta köklü değişiklikler yapmayı seviyordu.

Arabasını zorlamayı seviyordu.

Gazı köklediğinde kulağını tırmalayan turbo sesini seviyordu.

İçine bindiğinde, direksiyonuna dokunduğunda, hele bir de koltuğuna şöyle rahatça yerleşti mi, bütünleşiyordu onunla adeta.

Araba da sahibine çoktan teslim olmuştu zaten.

O ne dese onu yapacaktı, nereye dese oraya götürecekti.

Sahibi motorunu açmıştı bir kere; kim kullanırsa kullansın eskiye dönüş yoktu.

Kaynağı sahibinden gelen bir enerjiydi bu; başka tarifi yoktu.

O arabada yolculuk yapanlar, bu deneyime pek şahit olmazlardı.

Zira arabada başkaları varsa, öncelik onlarındı.

Güvenlik, huzur, konfor..

Kapı ceplerinde, misafirlerin ihtiyaç duyacağı potansiyel malzemeler her daim hazır bulnurdu.

Elden geldiğince, yolcularına göre kullanırdı arabayı.

Arada fark etmeden özüne döndüğü olurdu ama bu kısa sürerdi.

Fark eder etmez, olması gereken hıza, moda geri dönerdi.

Zira tehlike ve adrenalin sadece kendisi içindi.

Yalnızca kendi sorumluluğunu alabilirdi; başkasınınkini asla.

Sol şerit onundu.

Ama an gelir de bu şerit tıkandı mı, sert bir manevra ile kayabilirdi diğerlerine.

Gözlerinden ateş çıkardı, kalbi yerinden çıkardı, içinden bambaşka biri çıkardı.

Fren, gaz..

Sağdakine lâf, öndekine çatık kaş..

Cümleleri şuna benzerdi genelde:

“Buna nasıl ehliyet vermişler, kaza yaptıracak.. Çekil de yol açılsın be kardeşim.. Yetişecek yeri yok bunun, anlaşıldı!”

Onun ise hep, ivedilikle varılacak yerleri vardı.

Enteresandır; yaptığı yolculuklardan sayısız hikâye de çıkarırdı.

Gereğinden yavaş gidenleri “amaçsız”, dikkat dağınıklığı olanları “çaylak”, panik olanları “kafası karışık”, çabuk öfkelenenleri “mutsuz”..

Yolda karşılaştığı her yabancının bir tanımı vardı onun için.

Direksiyona sıkı sıkı yapışmış, ön tarafa dizleri kaportadan çıkacak kadar yakın oturan şoförler görürdü bazen.

Yapacak bir şey yoktu; onlar da o şekilde kontrol edebiliyorlardı arabalarını.

Belki de güç belâ sahip olmuşlardı, üzerine titriyorlardı.

Belki kaza yapmışlardı ve korkuyorlardı.

Ya da trafik vardı, geç kalmışlardı..

En korkuncu da; “oraya varsalar da varmasalar da önemli değildi.”

İyi de..

Araba kullanmanın keyfinden nasıl haberdar olmazlardı?

Ya da bizimki mi kırmıştı kafayı; doğru şoför profili onlar mıydı?

Sahibi, arabasını ancak yeterince kirlendiğinde veya yıkamacı denk geldiğinde temizletirdi.

Bindi mi arabasına, aklına böyle şeyler gelmezdi ki..

Sol avcunun içindeki nasırı yıllar sonra çözdü.

Direksiyona o eliyle sıkı sıkı sarıldığını hatırladı aniden.

Onunla direksiyon arasındaki bu yoğun bağın anlamı diğer şoförlerden farklıydı ama: Tutku.

Ve tekerlekler azıcık kayabilirdi..

Ve ani frenle sarsılabilirdi..

Ve aniden tekrar gaza basabilirdi.

Hatta istediği yerde sağa çekip mola verebilirdi.

Bacakları kasılıncaya kadar hissedebilirdi heyecanı içinde.

İçine çektiği şeyi hava değil, oksijen tüpü sanabilirdi.

Kendisiyle yarışıyordu.

Üstelik yarışmak güzeldi; altında rekabet edebilecek motor gücüne sahip bir araba varsa.

Geçilme ihtimali varsa, yarışa kalkışmazdı hiç, yol verip kenara çekilirdi.

Lastikleri de, balataları da normalden çabuk değişirdi.

Zira aracı “spor modda” kullandığı için daha çabuk yıpranırlardı.

Yakıt çabuk biterdi, yollar da öyle.

O yüzden kendine hep yeni destinasyonlar çizerdi.

Kaza yaptığı günün haftasında, tekrar bindi arabasına.

İlk olarak kaza yaptığı yere gitti.

Nasıl yaptığına baktı, arabasına bir daha baktı, sonra arkasına bakmadı bir daha.

O arabasını çiziklerle, vuruklarla sevdi.

Böylesi bir pilotaj; kimine göre hoyrat, kimine göre sert, kimine göre ilham verici, kimine göre gereksizdi.

Hadi hepsini bırak; böylesi bir yolculuk, genele “aykırıydı”.

Ama şoförüne sorsanız, arabasını “yaşardı” o.

Arabası da “onda yaşardı”.

Doğru veya yanlış; ikisi bir bütündüler.

Ve o acımasız soruyu karşına getirdiler:

Peki ya sen?

Sen nasıl kullanıyorsun arabanı?

Sen “nasıl kullanıyorsun HAYATINI?”

BİR CEVAP BIRAK