YAZMAK ya da YazaMAmak

YAZMAK ya da YazaMAmak

188
0
PAYLAŞ

Yazma ile ilk tanışmam ortaokul zamanlarıma rastlar. Her genç kız/erkek gibi ben de duygularımı şiirle ifade etmeye çalışmıştım o yıllarda. Tabii, tahmin edeceğiniz gibi, biraz melankolikti. Hatta yıllar sonra bir arkadaşım bana “Benim şiirlerimden özgün müzik, seninkilerden de arabesk beste çıkar” demişti. O yıllarda, o zamana kadar günlük bile tutmamış olan ben, bir yaz sıkıntıdan olsa gerek (çünkü güneyde her yaz yaylalara gidilirdi tatil için, henüz deniz kıyısı tatil siteleri revaçta değildi ve gençler için yayla ortamı pek de eğlenceli sayılmazdı) bir roman yazmaya karar verdim, daha doğrusu özendim sanırım. Özendim diyorum, çünkü adı çok havalıydı “Bir Çingenenin Heykeli”

Kurgusal bir kitaptı, ama fazla ilerlemedi. Belki o nedenle yazamayacağıma, böyle bir yeteneğim olmadığına dair bir inanç gelişti, belki de zaten vardı.

Yazma ile yeniden yolumun kesişmesi akademik çalışma yaptığım 30’lu yaşlarda oldu. Pek de hoş bir karşılaşma olmadı, sanki daha önce hiç tanışmamış gibiydik. Akademik makale yazımı sırasında, özellikle tartışma bölümünde (çünkü kendi fikirlerimizi ifade etmemiz gerekiyordu), kalem -pardon klavye- üzerindeki parmaklarım hareket etmekte zorlanıyordu. Yazılar edebi değil de akademik olduğu için birkaç makale yazabilmiştim o dönemde. Tabii ki bu zorlanma “yazamıyorum” inancımı daha da pekiştirdi. Aslında, çok da önemli değildi; hem neden rahatsız etsindi ki yazar olmayacaktım nasıl olsa. Kısacası, yazma konusu hiçbir zaman gündemimde olmadı, ta ki koçluk eğitimine başlayana kadar…

Üçüncü kez yolumuzun kesişmesi koçluk eğitimine başladığım gün oldu, mezuniyet için makale yazılması gerekiyordu. Önceleri çok da önemsememiştim, nasılsa daha önce akademik de olsa makale yazmışlığım vardı. Hem de 5000 kelime nedir ki! Ama yavaş yavaş, mezuniyete doğru günler ilerledikçe içimdeki “yazamıyorum” inancı uykusundan uyanıp kıpırdanmaya ve rahatsız etmeye başladı beni. Bunun iki nedeni vardı, birincisi mezun olmam için yazmam gerekirdi ve daha önce bu tarz (veya herhangi bir tarz) yazı hiç yazmamıştım. İkincisi ise, herkes ne kadar güzel yazıyordu. Aman Allahım! Sanki yeryüzünde yazmayı beceremeyen tek insan bendim. Her gün bilgisayarımı açar açmaz sağ alt köşeden “Fügen Günay Albayrak e-koc’da bir şey paylaştı” yazısını görünce kalbim sıkışıyor, “Bugün yine kim güzel bir yazı yazdı acaba?” diyerek biraz kıskançlık biraz da merakla açıyordum sayfayı.

İçimdeki ben ise “Bir gün benim adım da olacak orada” diyordu. Biliyorum, biraz iddialı bir iç sesim var. Sonra dış sesim iç sesimi “Herkes yazmak zorunda değil, yaptığın başka iyi şeyler var” diye ikna etmeye çalışıyordu; aslında başarmıştı da. Ya da ben öyle sandım. Zira, dün akşam sinemadan dönerken bu yazının taslağı belirdi kafamda. Araba kullanıyordum, not alamazdım. Arabada yalnız değildim, ses kaydı yapamazdım. Tanrım, o nasıl bir panikti öyle! Eve kadar ana başlıkları tekrarladım içimden, unutursam ve ilham perim küserse diye çok korkuyordum. Eve gelir gelmez, ki benden sofrayı hazırlamam bekleniyordu, hemen bir deftere başlıkları not aldım ve bu sabah da bu satırları yazdım.

Eğer şu an bu satırları okuyorsanız yazıyı yazmamdaki iki amacımı gerçekleştirmişim demektir.

Birincisi, benim gibi, yazamadığını düşünen yol arkadaşlarımla bunu paylaşmak ve yazabileceklerini en azından düşünmelerini ve hatta denemeleri konusunda cesaretlendirmek; ikincisi de, kendime verdiğim sözü tutmak…”Bir gün benim adım da e-koc’da olacak…”
Sevgiyle kalın

Nihal ALADAĞ

BİR CEVAP BIRAK