Yazıldıkları Dönemde Türkiye’de Yasaklanan 10 Kitap

Yazıldıkları Dönemde Türkiye’de Yasaklanan 10 Kitap

169
0
PAYLAŞ

İktidarda bulunanların görüşlerine zıt düştüğü için süresiz veya süreli olarak birçok ülkede onlarca kitabın satışı durdurulmuş ve yasaklanmıştır.Dünya genelinde yasaklanan kitapların sayısı bir hayli fazla. Sadece Türkiye’de 2011 yılına kadar toplamda 23 bin kitap yasaklandı.İşte yazıldıkları dönemde Türkiye’de yasaklanmış on kitap:

1. Sait Faik Abasıyanık (1906 – 1954) – Medar-ı Maişet Vapuru, 1944

Medar-ı Maişet Motoru, Sait Faik’in ilk romandır. Geçim sağlayacak motor anlamını taşır. Romanda, Burgaz Ada’da oturan emekli memur Ali Rıza Efendi’nin emeklilik yıllarında ailesiyle birlikte çektiği geçim sıkıntısı, ailenin hayata tutunma çabaları anlatılır. Hiçbir siyasi hedef göstermeyen roman, yine de kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirdiği için 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı.

1952 yılında yeniden basılırken, Sait Faik kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medar-ı Maişet Motoru’nun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi. “Medar-ı Maişet adlı kitabımı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu!”

“Fahri uyumadan evvel bu küçücük seyahatten aldığı intibalarla bütün hayatının birtakım birbirini ancak tutar küçük sahnelerden ibaret olduğunu sandı. Hayatında bir devam, nasıl bir roman içinde vaka başlar biterse, bir nevi bir başlayış, bitiş olmadığını fark etti. Acaba bütün insanların hayatı da bu şekilde birtakım kopuk, yarım şeritlerden mi ibarettir?Romanlarda olduğu gibi bir başlangıç, bitiş arzu ediyordu. Her yarım şey yahut her bütün fakat az şey, onda inkisarlar, hüzünler yaratıyordu. Fakat yine de düşündü ki bu yarım şeylerdir ki ona yeni yeni yaşamak hamleleri vermiştir. Fakat ne de olsa Fahri bir maceranın, bir romanın, başlayıp biten bir vakanın içine kendini atmak istiyordu.”

2. Adalet Ağaoğlu (1929 – ) – Fikrimin İnce Gülü, 1976

Adalet Ağaoğlu, adını Vedia Rıza’nın bir şarkısından alan romanı Fikrimin İnce Gülü’nde öksüz ve yetim büyümüş olan Bayram, Almanya’da çöpçülük yapıp biriktirdiği paralarla aldığı Mercedesi Balkız ile Kapıkule’den başlayıp köyüne kadar uzanan yolculuğu, kurduğu hayaller ile yaşadıkları arasındaki düş kırıklıkları ve uçurumu anlatır. Roman hakkında askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek) suçlamasıyla dava açıldı. Fikrimin İnce Gülü’nün dördüncü baskısı yapıldığı sırada toplatılır. İki yıl süren davanın ardından Ağaoğlu aklanır.

“Bayram’ın en son atılımı: Boş her dakikasını, bu Mercedes’i alabilmek için harcadığı günler. Durmadan iş saatlerini çoğaltıyor. Etti iki bin dokuz yüz mark. Haftada yirmi fazla saat daha yap. Etti üç bin dört yüz mark. Aklı hep son çıkan Mercedes’lerde. Ama şu bir yıl öncesinin 200’ünü bile en çok indirimle, tek mark kazıklanmadan nasıl edinebilir? Hadi bunu aldı, cebine kaç markı artar ki? Yol parası. Memlekette geçirilecek bir aylık tatil. Göz dolduran, Ballıhisarlı’yı artık İncegül Bayram diyerek kendisiyle alay ettirmeyecek bir araba için daha ne kadar fazla saat, fazla gün yapmak gerek? Kendisi için ayrılmış tek saati olmayan son üç yıl…”

3. Nazım Hikmet (1902 – 1963) – 835 Satır

Nazım Hikmet’in şiir kitapları 835 Satır (1929), Jokond ile Si-Ya-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931) İçişleri Bakanlığı’nın emri doğrultusunda bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik suçu bulunduğu savıyla mahkemeye verildi. Türk Ceza Kanunu’nun 311. ve 312. maddelerine dayanılarak başlayan yargılama 10 Mayıs 1931 günü aklanmayla sona erdi.

Bu kitapların ardından, önce Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (1932), sonra da Gece Gelen Telgraf yayımlandı. Bu kitabı toplatan İstanbul Cumhuriyet Savcılığı 5 Mart 1933’te halkı rejim aleyhine kışkırtmaktan dava açtı. Şair için asıl büyük darbe 1938 yılında Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde askeri isyana teşvik suçundan yargılanarak, Askeri Yargıtay’dan gelen onayla 28 yıl 4 ay ağır hapse mahkum edilmesi olur. 12 yıl boyunca cezaevinde kalır. Cezaevine girdiği 1938 yılından itibaren de şiirleri ülkede yasaklanır, bu yasak 1965’e dek sürecektir.

“Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın!
Sizi canımda
canımın içinde,
kavgamı kafamda götürüyorum.
Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın…
Resimlerdeki kuşlar gibi
dizilip üstüne kumsalın,
mendil sallamayın bana.
İstemez…” (Veda, Sesini Kaybeden Şehir)

4. Rıfat Ilgaz (1911 – 1993) – Sınıf, 1944

Rıfat Ilgaz’ın şiir kitabı Sınıf’ın kapağı kırmızıdır, yayınevinin adı da Devrim’dir. Sadece 25 gün satışta kalabilen kitap, hızla toplatılır. Kitabına Sınıf ismini vermekle halkı ve içtimai sınıfları değil, öğretmen olması dolayısıyla mektep sınıflarını kast ettiğini, kitabın kapağının kırmızı kaplı olmasının bir manası olmayıp, göze çarpan bir reklam olduğunu beyan etmiş ise de mahkeme Rıfat Ilgaz’ı 6 ay hapse mahkum eder. Rıfat Ilgaz tahliye olduktan sonra yaşadıklarını ise ileride Karartma Geceleri adlı anı romanında anlatır. Bundan sonra öğretmenliğe dönemeyecek, hep sakıncalı olarak yaşayacaktır.

“Yoklama defterlerinden öğrendim sizi,
Benim haylaz çocuklarım!
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım;
Koltuğunda satılmamış gazeteler?

Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı,
Nane şekeri uzattı en tembeliniz?
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın!
İsterken adam olmanızı
Çoğunuz semtine uğramaz oldu mektebin
Palto, ayakkabı yüzünden.” (Çocuklarım)

5. Mahmut Makal (1930 – ) – Bizim Köy, 1950

Köy edebiyatı akımının ilk ürünlerinden Bizim Köy, 17 yaşında bir öğretmenken kaleme aldığı ilk kitabıdır Mahmut Makal’ın. Kitapta 1940’larda Orta Anadolu’nun iki yoksul köyünde köylülerin doğa koşullarına ve yoksulluğa karşı verdiği mücadele gerçek olaylara dayandırılarak işlenmiştir. Ekonomik zorluklar, gelenek ve görenekler, sağlık mevzuları, inanışlar ve uygulamalar zaman zaman gerçek diyaloglarla, zaman zaman da olay aktarımı yoluyla kitapta yer bulmuştur. Kitap 1966 yılında UNESCO’nun Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü’nü alır. Makal, Anadolu köylerinin ekonomik ve sosyal yapısını kötü göstererek komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1949 yılında tutuklanır. 1 ay sonra tahliye olsa da, soruşturma ve maaş kesme cezalarından usandığı için öğretmenlikten istifa eder, yıllarca işsiz kalır.

“Güzden eline ne geçer de evin kıyısına köşesine atarsan, baharı getirirsin onunla. En ilkel bir yiyecek olan pirinç, bizim için lükstür. Alfabede, “Baba bana bal al” cümlesini okurken, sordum: Elli altı öğrenci içinde, yalnız bir tanesi bal görmüş. Gerisi bilmiyor. Kadın-kız, işi yoksa ot toplasın, kaynat kaynat ye. Çoğunluk ya kupkuru yavan ekmekle, ya da biraz soğanı, turşuyu katık ederek gününü gün eder. Bulguru bile zor bulur. Sık dişini, verme canını!”

6. Attila İlhan (1925 – 2005) – Böyle Bir Sevmek, 1979

Atilla İlhan Böyle Bir Sevmek’teki şiirlerinde insanı tüm boyutlarıyla, duyguları, korkuları, acıları, sevinçleriyle ve toplumsal olduğu kadar bireysel olarak da ele almakta, bizi bize anlatmaktadır. Atilla İlhan’ın bu kitabı 12 Eylül 1980 darbesi sonrası yayından kaldırılan ve toplatılan kitaplar arasında yer aldı.

“Bir namlu kımıldadı kurşun su gibi aktı
trafik lambaları yeşilden sarıya geçtiler
birden nasıl düştüm farkına varamadım
ayaklarımdan tutup sanki yere çektiler
meğerse vurulmuşum seni görünce anladım
yüzün cam yeşili gözlerin bütün ıslaktı
Sevim senden başka bir kızla çıkmadım
ışıklar nereye saklandılar bilemiyorum
dudakların gölgeli gittikçe gölgeli
gittikçe yalnızım galiba ölüyorum
kurşunun fena bir yerime değdiği belli
ağzım kurumuş kan içinde bıyıklarım
uzandığım kaldırım gündüzden sımsıcaktı” (Galiba Ölüyorum)

7. Sabahattin Ali (1907 – 1948) – Sırça Köşk, 1947

Sabahattin Ali’nin öldürülmeden önce yayımlanan son kitabı Sırça Köşk, bir öykü kitabıdır. Kitapla aynı adı taşıyan öykü, devlet yapısını, iktidar sahiplerini eleştiriyor ve halkın bilinçlenince sırça köşktekileri nasıl indirebildiğini anlatıyordu. Sabahattin Ali’nin daha çok kendi hayatından esinlendiği, bazen de tamamen kendi anılarını anlattığı öyküleri ve yönetime, düzene gönderme yaptığı başkaldırı niteliğindeki masallarından oluşan kitabı 1947’de yayımlandıktan hemen sonra toplatıldı.

1966 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan Son Hikayeler – Esirler kitabının açıklama bölümünde şöyle diyor:“Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan Sırça Köşk hikayesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla Heyeti Vekile kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, yazarın adının uyandırdığı alerjileri göz önünde tutarak, Sırça Köşk hikayesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz.”

“Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihati vermeyi unutmazlarmış: Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

8. Nihat Behram (1946 – ) – Dar Ağacında Üç Fidan, 1976

Darağacında Üç Fidan’da Nihat Behram 12 Mart Darbesi sonrasında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın dışarıdaki son günlerini, yakalanışlarını belgesel anlatı tarzında anlatmıştır. Darağacına çıkış öyküleri ve idam anları çok etkili bir üslupla anlatılmıştır. Kitapta şiirlere, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın fotoğraflarına da yer verilmiştir. Kitap on sekiz gün süren bir dizi yazıdan sonra oluşturuldu. Yayın süresince hemen her gün ağır cezalık dava ve toplatma konusu edildi. Kitaplaştırıldıktan sonra da baskılar artar ve kitap yasaklanır, raflarda kalanlar toplatılır. Bir daha basılmasın diye dizgiciler, basımevi, ciltçiler polis ekiplerince basılır, dizgilere el konur. Nihat Behram hakkındaki ağır ceza davaları ise sıkıyönetim mahkemelerine devredilir. Yazar, 1980 yılında yurtdışına çıkmak zorunda kalır ve 16 yıl sonra ülkesine döner.

“Yeni bir günün ilk dakikaları. Demir topuklar çınlatıyor betonu. Sokakların gözleri yumuk. Geceleri sokağa çıkması yasaklanmış Ankaralıların. Binlerce göz uyanık ev içlerinde, açık, bekliyor. Aylardır yoldaki haberi, ölüm haberini… An an beklenen uykusuzluk gelip irkiltti körpecik bedenleri. Mayıs’ın 6’sıydı. Şafak sökmeden, gerilemeden karanlık, gün yükselmeden, darağacına çıkacaktı Deniz, Hüseyin, Yusuf. Görevliler doldurmuştu her yanı. Sanki bir şeylerden bir şeyleri kaçırıyorlardı. Telaş içindeydiler. Güvenlik kuvvetlerinde bütün izinler kaldırılmıştı. Beş kişi ölümle yüz yüze getirilmeyi bekliyordu. Üçünün durdurulacaktı yüreği. İkisi avukattı; durdurup yüreklerini, darağacında üç kişiyi seyredeceklerdi.”

9. Melih Cevdet Anday (1915 – 2002) – Yanyana, 1956

Garip şiirinin üç şairinden biri olarak bilinse de Melih Cevdet Anday, daha sonra şiirlerinde, ilk dönemdeki yalınlıktan uzaklaşıp, daha soyut bir anlatımı tercih etti. Yanyana’daki üslubu kavgacı bulununca Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesi uyarınca toplatıldı. Anday ve eser, yapılan kovuşturma sonucunda aklandı. Melih Cevdet kitabında bulunan Anı şiirini, 1953’te Amerika’da idam edilen, Rus casusu olmakla, atom bombasının sırlarını Sovyetler Birliği’ne sızdırmakla suçlanan karı-koca Julius ve Ethel Rosenberg çifti için yazmıştır.

“bir çift güvercin havalansa
yanık yanık koksa karanfil
değil bu anılacak şey değil
apansız geliyor aklıma

neredeyse gün doğacaktı
herkes gibi kalkacaktınız
belki daha uykunuz da vardı
geceniz geliyor aklıma

sevdiğim çiçek adları gibi
sevdiğim sokak adları gibi
bütün sevdiklerimin adları gibi
adınız geliyor aklıma” (Anı)

10. Sevgi Soysal (1936 – 1976) – Yürümek, 1970

Sevgi Soysal, Yürümek romanında 12 Mart döneminin baskıcı, bunalımlı günleri eşliğinde, Ela ile Mehmet’in çocukluk ve gelişim çağlarında yaşadıkları cinsel sorunları sosyokültürel boyutuyla okuyucuya yansıtır. Soysal Yürümek romanının kahramanlarının arkadaşları olduğunu söyler. Ela, Reşat Nuri Güntekin’in kızı Ela Gültekin, Mehmet ise Ela’nın o dönemde tiyatrocu sevgilisi Mehmet Keskinoğlu. Soysal’ın yakın arkadaşı Adalet Ağaoğlu ise “İşimiz dolayısıyla yakın arkadaşımız Ela Gültekin’in adını kullanmış, ama ben durmadan: Hadi canım Sevgi, bu adın arkasına ne kadar saklansan nafile, kendini anlatıyorsun işte deyip durdum.” diyor.

Soysal, Yürümek romanıyla 1970 TRT Roman Ödülleri Yarışması’nda Fakir Baykurt, Tarık Buğra, Abbas Sayar ve Oğuz Atay’la Başarı Ödülü’nü kazanır. Roman yayımlandığında müstehcenlik iddiaları gündeme gelir. Şikayet üzerine müstehcen bulunur, Türk Ceza Kanunu’nun 426/427. maddelerine muhalefetten toplatılma cezasına layık görülür. Hatta roman TBMM’de bir komisyon kurularak uzun süre tartışılır.

“Çocukluğunda, büyük annesinin salonunda gördüğü bir resmi hatırladı Ela, gümüş bir tabakta üç şeftali. Bir yere konmanın, bir yerde durmanın, hareketsizliğin resmi: Natürmort. “Natürmort nedir?” diye sormuştu. Ölü tabiat. Tabiat ölmez ki demişti Ela. Nasıl ölmez? Yağmur yağar, çiçekler açar, kuzular meler, hani ilkbaharda ilkokul kitaplarındaki gibi. Ama basmakalıp bir el, bir tabağa üç şeftali koyarak durdurur bir şeyler.”

Kaynak: Türk Edebiyatı’nda Etnografik Yazın 

BİR CEVAP BIRAK