Yazarlarla Sohbetler ( Suna Güler & Fügen Albayrak )

Yazarlarla Sohbetler ( Suna Güler & Fügen Albayrak )

163
0
PAYLAŞ

Günah Kadına Yaraşır romanıyla karşılaştığımda, öncelikle adından etkilendim; bir solukta okuduktan sonra içerik de etkiledi. Günlerce roman kahramanlarıyla yaşadım. Kadın; günahların toplayıcısı, bedellerin ödeyicisi midir?

Suna Güler ile romanından, kadından, kadın olmaktan, yazmaktan konuştuk.

Fügen: Öncelikle kitabınızın okuyanı bol ve daim olsun. Ben, gerçekten çok etkilendim. Elmas’ın hikâyesiyle tanışmanız nasıl oldu?

Suna: Şevk veren onurlandırıcı sözleriniz için teşekkür ederim. Sekiz yıllık yazı yaşamına karşın hâlâ bu türden motivasyonlara gereksinim duyuyorum. Sorunuza gelirsek; Elmas’ın hikayesi diye bir hikaye yok aslında, ya da varsa bile içinde yaşayanların bile öylesine aktarabilmesi olanaksız. Her durumu, her olayı, her sözü anlamlandırabilen bir üst bakış gerekir bir yaşamın hikâyeye dönüşebilmesi için.  Bu romanda, hikâyeyle karşılaşmaktan değil olsa olsa Elmas karakteriyle karşılaşmaktan söz edebiliriz, o da gıyabında. Yani ben Elmas’ı gördüm ama o beni görmedi. Bir gazetenin iki orta sayfasını kaplayan bir röportaj niye aklıma diken oldu bilmiyorum.  Daha lise yıllarındaydım. Kadının teslimiyetini ekonomik gücünün olmayışına yordum. Yaşamım boyunca da bunu doğrulayan gerçeklerle karşılaştım. Romana başlarkenki asıl amacım da o saptamayı öyküleştirmekti, sanki sayısız kez yazılmamış gibi. Amacımı gerçekleştirebilmek için kahramanımın ruhunu giyinmem gerekiyordu, bunun için kültürünü, dönemin gerçeklerini bilmeliydim… Bir anda kendimi dipsiz bir kuyuda buldum. Araştırdıkça derinleşiyor, derinleştikçe aklıma gelmeyen gerçekler çıkıyordu önüme. Yani romanı ben yazmadım, roman kendini yazdırdı.

 Fügen: Günah Kadına Yaraşır’ı yazmak aklınıza ne zaman geldi

Suna:Galiba hep aklımdaydı. Yani öykülerimde de, makalelerimde de hep günah, kadın ilişkisini araştırıyorum. Bana göre hiç bitmeyecek bir konu. Şu sıralarda yayına hazırladığım araştırma dosyamda da kadın, aşk ve günah ilişkisini irdeliyorum. Günah Kadına Yaraşır’dan önce taslağını hazırladığım, sonra ikinci sıraya düşen romanımda da aynı sorgulama sürüyor. Aynı seriden üçüncü romandaysa kadın, günahı da öğrenecek. Günah Kadına Yaraşır, 60’lı yılara kadar geliyor, eğitimsiz bir kadını kocasının gözünden irdeliyoruz; ikinci romanda 80’li yıllarda, az eğitimli bir kadını, mahalle halkı, tanıdıkları gözünden okuyacağız, 2000’li yıllara geldiğimizde kadın, eğitimin payı olmadan, günahta rol almayı da öğrenecek.  

Fügen: Dönem romanı yazmak kolay değildir. Bu sizi ürküttü mü?

Suna: İlk sorunuzda da belirttiğim gibi, dönem romanı yazmak gibi bir derdim yoktu ki başlangıçta, masum bir itkiyle çıkmıştım yola; “cahil cesareti” derler ya, korkmak aklıma bile gelmedi. 5. N 1.K bağlantısını kurma çabası romanın akışını belirledi. Kadının kurduğu tümcelerle, objektiften ürken bakışlarından başka malzeme yoktu elimde. Dönemin gerçeklerini anlayabilmek için sayısız araştırma yapmam, ciltlerle kitap okumam gerekti. 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı gibi iki büyük yıkım yaşamış bir toplum, ekonomisi sıfırlanmış, iş gücünün de ortamının da en azlarda çabaladığı bir ülke gerçeklerini günümüzden bakarak anlayıp anlatabilmek ciddi bir sorumluluk. Bir de pek aşina olmadığım “mübadil” gerçeği var… Ailemde mübadil yok, ama kadının öyküsünde vardı. Kadının geldiği kültürle ilgili birikimim de sınırlıydı başlangıçta. Onun doğrularını anlayabilmek için onun koşullarından bakmalıydım olaya. Batılı bir kadın olarak benim o kültürü içselleştirebilmem olanaksız gibiydi. Dahası, babamı beş yaşımdayken bir iş kazasında yitirmiştim, erkek otoritesine alışık değildim. İlerleyen yıllardaki yaşamımda da erkek ağırlıklı bir iş kolunda yönetici konumundaydım. Yani her açıdan bir kuyuya düştüğümü roman ilerledikçe anladım, ya çıkmanın yolunu bulacaktım, ya da boğulacaktım. Sonra söyleşi tümcelerinden birini anımsadım. “Erine karşı mı geleceksin, Allah insanı taş eder.” İşte o tümce rehberim oldu. Gözlemlerim, algılarım o tümcenin rehberliğinde yol aldı. Uzağa gitmem gerekmedi; çok göç almış yaşadığım coğrafyada da benzer örnekler vardı. Tanrının yeryüzündeki yansımasıdır erkek. Ebeveyn ya da koca olmasa bile karşı gelinmez. Oğlun anneyi dövebilme hakkı vardır, hakkını kullanması için önemli bir neden gerekmez, isteğini anında yerine getirmedi diye pata küte girişebilir; bu duruma defalarca tanık oldum. Kayınpederin tecavüzüne uğrayan gelin öldürülür, kayınpederi kimse sorgulayamaz. Bu ve benzeri töresel uygulamaların farkına varmanın bende yarattığı sarsıntıyı gözünüzün önüne getirin. Sait Faik Absıyanık’tan bir alıntı yapmak istiyorum: Yazmasaydım çıldırırdım!

Soru neydi, nereye geldik değil mi? İşte romanda da öyle oldu, Elmas’ı yazmak istedim ortaya bir dönem romanı çıktı. Öyle olmak zorundaydı, çünkü ancak koşullar bilindiğinde davranışlar anlam kazanıyor.

Ben, duyguları yansıtmayı önemsiyorum.

Fügen: Romanı yazarken en çok nerelerde zorlandınız?

Suna: “En”lerim yok ama kolay olmadığını kabul etmem gereken bazı bölümlerin varlığını itiraf etmeliyim. Ben, duyguları yansıtmayı önemsiyorum, olayları bir şekilde kurgularsınız. Ateşin yakıcılığını anlatabilmeniz için o duyguyu bilmeniz gerekir; ben, baba özlemini biliyordum, tacizini değil. Çocukluğu o özlemle geçmiş biri olarak, tacizi yazmak fazlasıyla canımı acıttı ama öyle öyküler dinledim ki o acıyı göze almak zorunluluğum oldu. Bir kadın olarak, erkek davranışları konusundaki birikimim de rehberim. Romanın ilk baskısını okuyanların geri dönüşlerinden edindiğim izlenimse, yazdıklarımın yeterli bile olmadığını kanıtladı, ama bir daha baba tacizini yazabileceğimi sanmıyorum.

Fügen: Romandan öğrendiğim öyle bir şey oldu ki; güzel ya da çirkin olmanız bile önemli değil kadın olmak yetiyor günahın size yaraşması için. Bu çok üzücü olan tespitim için neler söylersiniz?

Suna: Çok yerinde bir tespit, derim. Erkek, hayatına alacağı kadındaki niteliklerin hep daha fazlasını istiyor da, anlık dürtülerini geçiştirmek istediğinde alacasına bakmıyor. Bu gerçekle ilk kez, Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” romanında karşılaştığımda irkildim. Benzer bir durumu James Joyce “Ulysses”de yazıyor. Gözlemci karakterinizi okuduklarınız ortaya çıkarıyor, bende de öyle oldu sanırım. Farkında olmadan insan davranışlarını irdeler oldum. Tespitlerim biriktikçe şaşkınlığım büyüdü. Bizimki gibi kapalı toplumlarda, tüm ahlaki kurallar erkeğin dürtülerine hizmet edecek şekilde kurgulanmış. Bir tür, “Taşları bağla, köpekleri serbest bırak” tutumu. Şiddet gördüğünde de tacize ya da tecavüze uğradığında da, ihanet edildiğinde de suçlu kadın.  Gözlemlerimin yol açtığı tepkinin itkisiyle ortaya çıkmış bir romandır “Günah Kadına Yaraşır.”

Uygarlıkta ilerlemiş toplumlarda kadın kaderini kendi iradesiyle belirleyebilir.

 Fügen: Peki, günah sadece Türk kadınlarına mı yaraşıyor? Dünya kadınları ne durumda?

Suna: “Gühah” dilimize Farsçadan geçmiş, gün ve ah sözcüklerinden oluşan bir bileşik sözcük. Sözcüğü böyle açımladığınızda anlam tüm netliğiyle karşınıza çıkıyor zaten, ama nedense cinsellik içerikli, dine dayalı bir takım anlamlar yükletilmiş sözlüklerde. Erkeğin her türden dürtüleri korumaya alınınca, pişmanlık ve acı anlamına gelen “ah” günü de kadına kalmış.  Batılı toplumlarda İkinci Dünya Savaşına kadar çok daha acımasızdı kadına dair ahlak kuralları, Stefan Zweig “Dünün Dünyası” adındaki anı derlemesinde tüm netliğiyle anlatır bu durumu. İki büyük savaşla erkek nüfusunun kıyıma uğraması sakat kalmasıyla iş gücüne duyulan gereksinimden doğmuştur, tırnak içinde belirtiyorum,  “teknoloji devrimi” adı altında kadınların iş yaşamına katılmaları. Seçme seçilme hakları, madene inmelerinden çok sonraları gelmiştir biliyorsunuz.  Şimdi bile nitelik değiştirmiş kadın sömürüsünden söz edebiliriz ancak tecavüze uğradığı için toplum dışına itilmiyorlar. Tecavüz edenin sapkınlığı gerektirmiyorsa, öldürülmüyorlar da. Şöyle de söyleyebiliriz: Uygarlıkta ilerlemiş toplumlarda kadın kaderini kendi iradesiyle belirleyebilir, bizim kültürümüzdeyse, yaşamını sürdürdüğü koşullar belirler.

“Senin iyi yazar olman kimin umurunda?” diyen yayıncılar tanıdım.

Fügen: Sola Yayınlarıyla yolunuz nasıl kesişti?

Suna: Soru için teşekkür ederim, bunu anlatmalıydım. Sekiz yıllık yazı yaşamımda ilk kez bir yayıncı bana, “iyi yazar benim umurumda” dedi. Oysa çoğu yayıncının bunu umursamadığına tanıktım. “Senin iyi yazar olman kimin umurunda?” diyen yayıncılar tanımıştım, o yüzden de karamsardım. Kalemim yetersiz olsa geliştirmeye çalışırdım, ama o belirsiz nitelikleri nasıl kazanabileceğimi bilmiyordum. İzmir’de yaşıyordum o sıralarda, gidip saat kulesinin orada striptiz mi yapsam ki diye düşündüm, dile de getirdim bunu, ama ucuz ün peşinde değildim ki! İşte o yüzden “Günah Kadına Yaraşır”ı ilk önce kendi imkânlarımla yayımlattım. Bir stant açtım, çoğunu okurlara kendim ulaştırdım. Geri dönüşler muhteşemdi ama ben evecenliğimle kitabıma haksızlık ettiğimi düşünüyordum. Bir yayınevi yoksa koruyup kollayan, yazarın soluğu yeterli olamaz eserini uçurmaya. Günah Kadına Yaraşır için yapılacak bir şey kalmadığını düşünüyordum, ikinci baskısını üstlenen çıkmayacaktı. Bir söz vardır, bilirsiniz; “Yapılan şey iyiyse gizli kalmaz, dağın başında da çalsanız kavalı, iyi çalıyorsanız bir duyan olur.” O halde yeni çalışmalarımla bir kapı aralamaya bakmalıydım. Sabırlı olmalı yayına hazırladığım araştırma dosyamı üstlenecek yayıncı bulana kadar araştırmalıydım. İşti o arayışın daha ilk adımında karşılaştım Sola Yayıncılıkla. İletişim kurdum, çalışmalarımdan bir demet hazırlayıp gönderdim. Dört ay sonrasına yanıt bekliyordum, dört gün sonra aradılar. Romanla başlamak istediklerini söylediler, kabul ne kelime mutlu oldum. Umut Kısa’ya daha önceki yayıncıların yorumunu aktardığımda söyledi işte en başta aktardığım o sözü. “İyi yazar benim umurumda.” Eğer başarıysa bu, ne benim ne kitabındır; bu, edebiyatın başarısıdır. Ne kişisel ilişkilerimi kullandım, ne etkileyici bir yaşam öyküsü sundum, ne de popüler bir adım var; sadece yazmayı yaşam biçemi olarak seçmiş kalem tutkunu bir çilekeşim.   

Fügen: Ne tür kitaplar okumayı seviyorsunuz? En son ne okudunuz mesela?

Suna: Okurken türe göre değil, o sırada ilgilendiğim konuya göre kitap seçiyorum. Eskiden başladığım kitabı bitirmeyi zorunluluk sayardım, artık ömrümün sınırsız olmadığını öğrendim. Eğer bir araştırma peşindeysem kendi kuralımı kendim bozuyor, bazen sadece bir imgeyi anlayabilmek için en acemice, en hantal kitapları bile okuyorum. Ama önceliğim felsefe ve romandan yana. Tarihe de meraklıyım ama artık tarih diye bize masal okuttuklarını biliyorum. Toplumsal yapımızdaki karmaşayı çözmekte efsanelerden fazlasıyla yararlandım. Bir de kutsal kitaplar var elbette. Okuduğum son kitaplar hâlâ şifonyerin üzerinde, o yüzden anımsıyorum: “Köy” William Faulkner, “Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey” Mine Söğüt, “Middlesex” Jeffrey Eucenides ve demokrasiyi ve tarihi sorgulayan bir roman, Bertholt Brecht “Julius Caesar”’. Sonuncu kitap hakkında bir tanıtım yazısı hazırlıyorum şu sıralar, bir eser beni etkilemişse tanıtımını yapmak alışkanlığım oldu.

Fügen: Peki, yolda yeni bir kitap var mı?

Suna: Bir değil birkaç kitap var, hangisi ipi göğüsler bilmiyorum. Şu sıralar sözünü ettiğim araştırma dosyasına yoğunlaştım, yayıncılar pek öncelemeseler de dergilerde yayımlandığındaki geri dönüşlerden tartışma başlatacak bir kitap olacağını düşünüyorum. Mitolojide, tarihte ve edebiyatta; kadın aşk ve günah ilişkisini sorguluyorum. Sanılanın aksine hiç de tekdüze değil, tam tersine ironi ve mecazlarla işlendiği için son derece de eğlenceli bir kitap olacak.

Bir de taslağı yazılmış roman var söylediğim gibi, ama biraz daha demlenmesi gerekiyor sanırım. Haddimi aştığıma aldırmadan iki öykümü de senaryolaştırmaya çalışıyorum, elbette daha sonra bir profesyonelin görüşünü alacağım ama o öykülerin benim penceremden gözlenmesini istiyorum.

Fügen: Sohbetimize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Suna: Pek çok konuda kendimi ifade fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

 

 

BİR CEVAP BIRAK