YAŞAM / Batlamyus Alfabesi

YAŞAM / Batlamyus Alfabesi

309
0
PAYLAŞ

Gelişmiş bir algı, insana, hayvana ve cümle nebata atfettiği yaşam denilen bir enerjinin, aslında taşın, toprağın ve hatta çimento mikserinin yaydığı enerjiden çok da farklı olmadığını ayrımsayabiliyormuş. O yüzden, yoga matları, nefes egzersizleri ve uyarıcı bitkilerin şeytani enerjisiyle yapılan meditasyon ayinleri, bir anlamda Anadolu sufizminin Vahdet ve Birlik söylemiyle aynı izlere basarak yürüyebiliyormuş.

İyiymiş… 40 gün çilehanede zeytin yemektense, ya da 40 yıl bir dergaha odun taşımaktansa, birazcık gözlerini kapatıp bir iki mantra fısıldayınca evrenin Birlik sırrına erişmek de varmış. O sırra erişince de, çimento mikserinin, mesela bir kanguru ile benzeş bir enerji yaydığı ayrımsanabiliyormuş. Buraya kadar güzel de… Çimento mikserinin hemen yanındaki yaprağın, böceğin, odunun, kelebeğin ve de milyonlarca objenin enerjisi iç içe geçerek bir enerji deliliği oluşturmuyor mu?

Böyle bir karmaşa içinde boğulmaktansa, algı düzeyinde gelişmemiş olmayı tercih etmek daha akıllıca gelecektir. Ancak bir an için bu yeteneğe sahip hassas kardeşlerimizin algısından geçip bize yansıyanları doğru kabul edelim.

Öncelikle, halihazırda Nikola Tesla’ya tanrısal bir kimlik yakıştırılmış olmamasına şaşırma görevini yerine getirmeliyiz. Başka türlüsü nankörlük olurdu. “Evrende her şey bir enerji biçimi ve kaynağıdır, bütün farklılaşmalar dalga boyutu düzeyindedir” diyen o değil miydi?

Sonraki aşama doğa bilimlerinden uzaklaşıp Bâtıni bilimlere yaklaşıyor.

“Hepsi enerji de, bu enerji türlerinden birisi var ki, gittiği zaman geri gelmiyor. Başka hiçbir şey ona dönüşmüyor ve de onun neye dönüştüğünü henüz bilmiyoruz. Laboratuar koşullarında üretilemiyor, simülasyonu yapılamıyor. Hadi bakalım Nikola, yiyorsa bunu açıkla.”

Paralel evrenleri, enerjinin bir çeşit mutasyona uğrayıp başka bir evrene geçtiğini, henüz bunları anlayacak yeterlilikte olmadığımızı ve daha bir sürü şeyi, kirli bilgi denizimizden cımbızla çekip anlamlı görünebilecek bir paradigma yaratabiliriz. Ya da işin bu tarafını kısa yoldan Allah’a havale ederiz.

Bu durumda herkesin ilk aklına gelecek olan felsefi söylem benim aklımdan hiç çıkmıyor. “Tanrı inancı ihtiyaçtan doğar ama Tanrı`nın bizim inancımıza ihtiyacı yoktur.”

Yani demem odur ki, Tanrı ile yaşam arasındaki güçlü illiyet bağının yerine bir şey koymaya çalışarak debelenmektense, bu bağı veri kabul edip o noktadan yürümek daha kolay bir yöntem gibi görünüyor.

Hiç üstüme vazife olmasa da –üstüme düşeni yapıp kurtulmak amacıyla- enerji düzeyinde ikili bir ayrıma gidebilirim. Fiziksel Enerji ve Tanrısal Enerji. Herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek bu basit önerme, skolastik bir biçimde pek çok soruyu yanıtlayacaktır.

Adını öyle koyduk, Batlamyus Alfabesi bu, böyle demekle kendimizi iyi hissedeceksek böyle diyelim.

Hz. Mevlana “Sufilik yolunda her nereye gittiysem, Yunus’un ayak izlerini gördüm” der. Zamanın koşullarında çömezi bile olamayacak bu deli dervişi bu kadar yüceltiyorsa vardır bir hikmeti.

O hikmet, “yaşam denilen Tanrısal Enerji`nin, -soyut bir hapishane olarak inşa edilmiş zaman kavramı içerisinde- belirli bir misyonla donatılan tek varlık türü olan insana emanet edilmesidir” şeklinde kalbe uygun bir analiz yapıyor. Akla uygun analizlerden yorulanlar için yemeklerden hemen sonra alınası gereken şifalı bir reçete.

“Ölümden ne korkarsın,

Korkma ebedi varsın.”

BİR CEVAP BIRAK