Yaratık mıyız yoksa Türev mi? Binlerce Yılın Tartışması

Yaratık mıyız yoksa Türev mi? Binlerce Yılın Tartışması

162
0
PAYLAŞ

İki masum terim;efsane ve teori! Biri bilimi öbürü mitolojiyi işaret etse de bir ortak yanları var. Sözlük anlamlarında bu daha da açıklık kazanıyor.

Teori: Kuram, nazariye.[1]

Yani akıl yürütme… Bazı göstergelerden yola çıkarak olabilirlik savında olma hali. Kanıtlanmış gerçek değil; varsayım! Bir de efsanenin sözlük anlamına bakalım:

Efsane: Eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları, olayları konu edinen hayali hikâye, söylence.

Görüldüğü gibi ikisi de gerçeklik savında değil. Biri kuram, öteki kurgu. Üzerinde bu kadar durulmasının nedeni, tamlayıcılarıyla buluşunca ulaştıkları güç. O kadar ki, toplumların yapısını belirliyorlar.

Evrim Teorisiyle Yaratılış Efsanesi gibi iki belalı konuya giriş yapmaya çalıştığım anlaşılmış olmalı. “Efsanecilerle Teoriciler” ne zaman karşı karşıya gelseler amacını aşan bir tartışma ortamı oluşuyor. Bu savımı kabul etmeyen varsa sanal âlemde şöyle bir gezintiye çıksın.

R. Dawkins ile KÖR SAATÇİ

Beni bu yolculuğa Richard Dawkins’in “Kör Saatçi”[2] adındaki araştırma kitabı çıkardı. Yazar, altı sayfayı aşan önsözünde, “Önce gizemi göstereceğim; sonra da nasıl çözüleceğini açıklayıp gizemi ortadan kaldıracağım.” diyor. Bir başka deyişle çabanın temelinde Darwin’in “Evrim Teorisi”ni kanıtlama amacı yatıyor. O teori, bu yazının konusu değil, zaten yeterince kafaları meşgul etti. Temelinde yatan kuram kanıtlanamadığına göre bilim de değil. Bilimi inançtan ayıran en önemli özellik, kanıtlanmamış hiçbir veriyi bilgi saymaması; bilimsel sayılan veriler hakkında bile kuşkular doğduğunda yanılgısını kabul etmesidir. Oysa Darwin’ciler, kraldan çok kralcı bir yaklaşımla, teorisini reddetmeyi Darwin’in bilim adamlığını reddetmekle eş değerde tutmaktalar.  Ben de bir bilim insanı değilim, bu yazı da bilimsel bir makale değil.  Kimsenin kafasını “Büyük Patlama” gibi, “yaşamın sudan geldiği” gibi, gerçekliği kanıtlanmamış verilerle karıştırmak amacında değilim. Akıl yürüterek, efsanelerle teorileri karşılaştırarak yeni bir soruya ulaşmaya çalışacağım.

EFSANELERİN ANASI, YARADILIŞ EFSANESİ

Dawkins’e geçmeden önce, Yaratılış Efsanesi’yle ilgili bilgilerimizi tazelemek isterim. Kaynaklar çelişkili. Küçük ayrılıklar, büyük benzerliklerle o kadar çok türevi var ki, hepsini buraya almaya kalksam, sayfalar yetmez. Kısa yoldan hedefe ulaşmak için tartışmasız ana kaynakça sayılan Tevrat”tan yola çıkmaya karar verdim. İlginçtir, Tevrat’ta bile iki ayrı yaratılış öyküsü var. Birincide, “Allah yeri, göğü, yıldızlan, bitkileri hayvanları yarattıktan sonra Allah dedi: ‘Suretimizde benzeyişimize göre insan yapalım! O yeryüzünde her şeye hâkim olsun.’ Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı ve onları erkek ve dişi olarak yarattı.” (Tekvin, Bab:1.26)

Tekvin, Bab 1 ve 2’de başka bir yaratılış öyküsü: Ve toprağı işlemek için adam yoktu. Ve yerden buğu yükseldi ve yerin bütün yüzünü suladı. Ve Rab Allah yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu. Ve Rab Allah dedi Adamın yalnız yaşaması iyi değildir kendisine uygun bir yardımcı yapacağım… Fakat adam için kendisine uygun yardımcı bulunmadı.(Niye bulunmadı?) Ve Rab Allah adamın üzerine derin uyku getirdi ve o uyudu. Ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapadı. Ve Rab Allah adamdan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı. Ve onu adama getirdi.’Şimdi bu benim kemiklerimden kemikve etimden ettirbuna Nisa denilecek çünkü o insandan alındı'(…). “Kitabı Mukaddes (Tevrat)Tekvin Bölümü Bap:1 ve 2

Eğer efsaneler konusunda biraz birikiminiz varsa Tevrat’taki yaratılış efsaneleri arasındaki bu ayrılığın nedeninin, birinin Sümerlerden ötekinin Asur efsanelerinden alıntılandığı için olduğunu fark edersiniz. Tevrat kaleme alınırken her iki efsaneye de yer vermeye çalışılınca böyle bir çelişki çıkmış ortaya. Bunda da şaşılacak bir yan olmasa gerek. Yazının bulunmadığı, kayıt olanağının olmadığı o yıllarda, kulaktan kulağa geçen kurgunun değişmeden kalmasının olanaksızlığı ortada. “İlyada ve Odysseia okuryazar olmayan dinleyiciler için okuryazar olmayan ozanlar tarafından söylenmiş, kulaktan kulağa aktarılmıştı, yüzlerce yıl sonra Yunan alfabesi ortaya çıkıncaya kadar da yazıya dökülmemiştir.”  diyor; Jared Diamond; “Tüfek Mikrop Ve Çelik” adındaki araştırma kitabında. İnsanlığın başlangıcından çok daha ileri bir tarihi işaret eden o efsane, böyle bir yorumu hak ediyorsa yaratılış efsanelerine ne denir; yorum size kalıyor. Yaratılış efsanelerinin gerçekliğine inanılıyorsa, insanlığın başlangıçtan beri okuryazar olduğu da kabullenilmiş olmalı. Öyle olduğunu düşünenlere, yazının devamını okumalarına gerek olmadığı söylenebilir, ancak ben söylemeyeceğim. İnanca da bilgiye olduğu kadar saygı duyduğumdan açıklamamı sürdüreceğim. Yazının bulunduğu dönemi gösteren kesin kanıtlar var çünkü. Bu metnin ve sonraki araştırmaların ertesinde hâlâ daha efsanelerin peşinden gitmeyi sürdürürlerse bu inandıkları tanrının kendilerine bağışladığı akla ihanettir bence.

Yeniden efsanelere dönersek; şu ana kadarki tutarsızlıkları yok saydığınızda bile bir başka gerçek çıkıyor karşımıza: Irklar arasındaki çeşitlilik! Tek çiftten türendiğini savunanlar bile, iklim ve yaşam koşulları adı altında üstü kapalı bir evrimden söz edebiliyorlar. Ancak efsanelerde öyle ortak bir çelişki var ki; görmezden gelinmesi olanaksız. Onlardan biri de “Habil’le Kabil’in” öyküsü: Rab, Kabil’i lanetler ve durmadan yeryüzünü dolaşmaya mahkûm eder. Kabil, Tanrıya yalvarır ve diğer insanların kendini öldüreceklerini söyler. Bunun üzerine Tanrı, Kabil’e diğer insanların onu öldürmesine engel olacak bir iz yapar ve şöyle der: “Her kim Kabil’i öldürürse, intikam yedi kat fazlasıyla onun üzerine olsun.” Bunun üzerine Kabil dünyayı dolaşmak üzere yola çıkar. Çocukları olur ve bir şehir kurarak oğlu Hanok’un adını verir (Tekvin, 5.17) Bu bölüm hakkında çok yorum yapılabilir ama bana göre anahtar sözcükler: Diğer insanlar!

İnsanlık, Âdem’le Havva’dan türediyse diğer insanlar nereden çıktı? Kabileden kovulduğunda tek başına olduğuna göre evleneceği kızı nereden buldu? Eğer hurafeler inanç olarak dayatılmasaydı aklın yolu çelinmez, erken çağlarda çelişkilerin farkına varılırdı. O durumda da belki bu kadar kıyıcı savaşlar olmazdı. Çünkü insanın, kendinden olanı nedensiz öldürmesi o kadar da kolay değildir. Genetik kodlarımızla bu kadar oynanmışken bunu söylemek pek de inandırıcı gelmeyebilir ama günümüzde bile emperyalist güçlerin sıklıkla başvurduğu bir yöntemdir bu. Akılcı bir gözle bakarsanız görürsünüz; gözüne kestirdiği coğrafyadaki toplumları inanç ya da köken ayrımcılığıyla birbirine kırdırarak amacına ulaşıyor. Kendi coğrafyamızı dışarıda bırakırsak, geçmişte Ruanda’da, Cezayir’de; günümüzde İran’da uygulanan yöntem budur ki örnekler daha da çoğaltılabilir.

DAWKİNS’İN TEOREMLERİ

Araştırmacı Richard Dawkins de,  “Darwin’ce” bir yaklaşımla, bilgisayar ortamında bir seri deneyle var oluşu açıklamaya çalışmış. Daha ilk satırlarda yer verdiği bir tümce kayda değer. “… vücuttaki bir trilyondan fazla hücrenin her biri benim bilgisayarımın bin katı, kesin bir doğrulukla şifrelenmiş dijital bilgi içeriyor.” (s:1)

Böyle bir saptamadan sonra deneylerle var oluşun kökeninin belirlenebileceğini söylemek bile haddini aşmaktır kanımca. Yine de sayfalar arasında ilerlemeyi sürdürüyoruz. “Her birimiz aynen uçak gibi bir makineyiz; yalnızca çok daha karmaşığız. Yoksa biz de mi bir çizim masasında tasarlandık?” (s:5) diye bir soru atıyor ortaya. On sekizinci yüzyıl Tanrıbilimci William Paley’in “Yaratılmışlık” savını tümüyle reddettikten sonra; kitabın adını da onun savından ödünç aldığını açıklıyor. Ardından Darwin’in “doğal seçilim” teorisine geçerek, “Görünenin tersine, doğadaki tek saatçi fiziğin amaçsız kuvvetleridir, yine de bu kuvvetler çok özel bir biçimde düzenlenmiştir.” (s:7) diyor.  Hemen ardından doğal seçilim hakkındaki görüşünü açıklıyor. “Doğal seçilim hiçbir şey göremez. Doğal seçilimin doğanın saatçisi olduğu söylenecekse, bu saatçinin kör olduğu da eklenmelidir.” (s:7)

Kabul etmeliyiz ki Richard Dawkins, 404 sayfalık kitabında, ansiklopediler dolusu araştırmaya yer vermiş. Tanrı bilimcisinden efsane araştırmacısına onlarca kişinin çalışmalarını inceleyerek kendi veri tabanını oluşturduktan sonra deneylerine geçmiş. Bazı tümcelerini yorumsuz buraya alıyorum: Canlıların rastlantı eseri ortaya çıkamayacak kadar olasılık dışı ve güzel “tasarlanmış” olduğunu gördük.” (55)…Bu birikimli sürece yönlendiren etken hayatta kalabilme çabasıdır ve gelişigüzel değildir.

“(…) hemoglobin sayısında” 190 sıfır (yaklaşık) vardır! Bu, şans eseri hemoglobin molekülü elde etmeme olasılığını gösteriyor. Ve hemoglobin molekülü, bir canlının bedenindeki karmaşıklığın yalnızca küçücük bir parçası. Basit eleme işlemi, kendi başına, bir canlıdaki düzeni yaratabilmekten çok uzak. (s:58)

Sonraki aşamalarda bilgisayar ortamında, hata ayıklama programını devreye sokarak, rastgele harflerden anlamlı bir tümceye ulaşıyor. Sonuca ulaşması 64 nesil sürüyor. (s:63) “Saatçimiz, birikimli doğal seçilim, geleceği görme ve uzun dönemli amaçları yoktur.” (s:65)

Ardından bilgisayarda, tekrarlama programını devreye sokarak basit bir çizim gerçekleştiriyor, çizim yinelendikçe şekil karmaşıklaşıyor. Ardından GELİŞİM adını verdiği bir program yazıyor ve EVRİM adını verdiği daha büyük bir programın içine yerleştiriyor. Programı yazarken genleri dikkate alıyor. “Genlerin iki görevi vardır, gelişimi etkiler ve geleceğe aktarır.” (s:68) Gerçek hayvanlar ve bitkilerde on binlerce gen olduğunu belirttikten sonra, daha alçakgönüllü bir yaklaşımla 9 genle yola çıkıyor. Genlere çeşitli değerler vererek gelişimleri, çizimlerle destekleyerek bizimle paylaşıyor.

“Seçilim ölçütü genlerin kendisi değil, genlerin GELİŞİM yoluyla etkilediği vücutlardır.” (s:72)

Gelişimi izledikten sonra vardığı sonucu şöyle açıklıyor: “(…) hayatta kalabilen genler, doğal olarak, organizmalarına hayatta kalmalarına yardımcı olan özellikler veren genler olmaya eğilimlidir. (s: 73)

Gelişmeleri, değişimi, dönüşümü adım adım izleyerek çizimlerle anlamlandırma yoluna gidiyor. Doğada var olan canlılarla benzerlikler kuruyor. Ulaştığı sonucu açıklayan satırları yorumsuz alıyorum: “Doğada, fenotipleri ve dolayısıyla fenotiplerin içerdikleri genleri seçmek için kullanılan tek şey ölümdür, seçilimi gelişigüzel yapmayan ölüm…” (s:78)

 “Evrimi denetlemekte o kadar acizdim ki, belirli bir evrimsel yolu izlemeyi çok istememe karşın, bunun olanaksız olduğu ortaya çıktı. (s:82)

“Bilgisayarın içinde gizemli, hatta mistik bir şeylerin olduğu anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Gerçek hayvanların ve bitkilerin evriminde de mistik hiçbir şey yok” (s:82)

“Kutsal kitaptaki öykü de Ortadoğu’da çobanlık yapan bir kabilenin benimsediği öyküdür yalnızca. Bir batı Afrika kabilesinin dünyanın karıncaların dışkısından yaratıldığını söyleyen inancından daha özel bir konumda değildir.” (s:402)

Yakından bakıldığında bu kuramların asla Darwinciliğe seçenek olamayacaklarını görüyoruz. Birikimli doğal seçilim yoluyla evrim kuramı, örgütlü karmaşıklığın varlığını açıklayabilecek tek kuram. (s:403)

Araştırmacı yazarın savını çökerten satırları aynen alıyorum: “Öyküden çıkarılacak ders şu: Bilgisayarı ben programlamış, ne yapması gerektiğini ayrıntılarıyla ben belirlemiş olduğum halde, evrilen hayvanları ben tasarlamadım ve öncülerini ilk gördüğümde tam anlamıyla şaşakalmıştım. (s:82)

Amacım, böyle bir metinle sınırlarımı zorlamak değil ama görüldüğü gibi “ben programlamış… ben belirlemiş olduğum halde” diyor. O halde aklıma takılan soruyu sormak zorundayım: Evrenin Richard Dawkins’i kim… ya da ne?

TEK BİR PROTEİNİN BİLE KENDİLİĞİNDEN OLUŞMASI İMKÂNSIZDIR [3]

Harvard Üniversitesi biyologlarından Andy Knoll’un yorumu şöyle: Evrim teorisi daha yolun en başında, yani “hayat nasıl başladı?” sorusu karşısında çökmüştür. Fosiller veya türlerin oluşumu hakkında sayısız spekülasyonlar yapan, sayfalarca hikâyeler anlatan evrimciler, “Hayat nasıl başladı?” sorusu karşısında hayali senaryolar dahi üretemeyerek, tamamen sessizliğe bürünmektedirler. Çünkü tek bir protein molekülünün dahi kendiliğinden, tesadüfler sonucunda nasıl meydana geldiğini açıklamalarına imkân yoktur; cansız moleküllerin nasıl olup da canlı bir organizmaya dönüştüğü sorusuna verebilecekleri bir yanıt bulunmamaktadır. Yaşamın bu gezegen üzerinde nasıl başladığını bilmiyoruz. Tam olarak ne zaman ve hangi koşullar altında başladığını bilmiyoruz. Darwin de, “Türlerin Kökeni” adlı kitabında sözde türlerin birbirlerine nasıl evrimleştiklerine dair spekülasyonlar üretmiş olmasına rağmen, ilk canlılığın nasıl başladığına dair spekülasyon dahi üretememiş, hayatın kökeniyle ilgili bir kitap veya makale yazmamıştır. Darwin’den sonra da hiçbir evrimci canlılığın ilk olarak nasıl başladığını, ilk hücrenin, hatta ilk proteinin dahi tesadüfler sonucunda kendiliğinden nasıl oluşabildiğine dair bir açıklama getirememiştir.    

Bu araştırmaları daha da genişletebilirsiniz, sonuç değişmeyecektir. Evrim Teorisini kabul edenlerle, reddedenlerin kendi aralarında sınıflara ayrıldıklarını bile göreceksiniz.  Efsanecilerin içi rahat, onlar sorgulamıyorlar. Hatta bu makaleyi, “Yaratılış Efsanesi”nin savunması olarak bile değerlendirebilirler. Oysa bilim insanlarının işi pek kolay değil gibi gözüküyor. Doğa, kendi sırrını ele vermeye karar verdiğinde “Newton’un Elma’sı” içlerinden birinin kafasına düşene kadar onlara huzur yok. Belki de düşmüştür ama onlar, bilime dönüşmemiş teoriye takılıp kaldıkları için göremiyorlardır.


[1] Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük. S: 2191

[2] Kör Saatçi: Richard Dawkins. TÜBİTAK Yayınları

[3] www.evrimteorisi.com

BİR CEVAP BIRAK