Kadın Aklı Kısa Diyenlere : !*#&**?X#&

Kadın Aklı Kısa Diyenlere : !*#&**?X#&

157
0
PAYLAŞ

Yanıtı içinde barındıran bir soru bu. Kabul etmek gerekir ki fikri savunanların büyük bir keyifle, bıkmadan usanmadan ortaya attıkları gibi bilim, sanat, teknolojide göğsümüzü kabartacak sayıda kadın adına rastlamıyoruz.

Yakın dönemlerdeki bir- iki isme büyüteçle bakmak da “namusumuzu” kurtarmaya yetmiyor ne yazık ki. Ancak, en sığ düşünenlerin bile yadsıyamayacağı bir gerçek var; adı geçen üretim dalları ciddi bir eğitim gerektirir, kadınlarınsa o eğitimden pay alamadıkları ayan beyan ortada.

Ancak bu gerekçe bana yetmiyor. Üç-beş öykü, birkaç şiir döktürmek için ulema olmak zorunlu değil; duyarlılık, gözlem ve yoğunlaşmak yetebiliyor. Edebiyattaki örneklerini biliyoruz. Günümüzde bile yüksek öğrenim görmemiş adını anarken gurur duyduğumuz kadın yazarlar var. O halde neden “Dede Korkut Masalları” var da “Nene Korkut Masalları” yok? Neden antik çağlardan günümüze kadar gelmiş yapıtların altında hep erkek isimleri görüyoruz?

 Burada durup Endehuanna, Sappho, Mihri Hatun, Leyla Hanım gibi isimleri dillendirmenin de bir anlamı yok, oran bu kadar düşük olunca aksini kanıtlıyor.  Hadi öykü, efsane, masal gibi kunt eserleri bir kenara bırakalım, birkaç aforizma, deyim de üretemezler miydi? “Folklorik yapıtların sahibi belli değil ki nereden biliyorsun üretmediklerini?” mi diyorsunuz? Öyle olsa, atasözlerinin yanında “anasözleri” de olurdu. Ya da hiç değilse, “Saçı uzun aklı kısa.” deyimine bir karşılık üretilirdi. Örneğin, “Saçın akılla ne alakası var, kestirmezsen seninki de uzar!” denebilirdi.  

Virginia Wolf, kadınların yazamayışının nedeni olarak, gelirinin ve çalışma ortamlarının olmayışını gösteriyor. Diyor ki yazar; “Yoksul şairin ancak bir köle kadar şansı vardır.”[1] Uygun ortam ve ekonomik gücün zorunluluğu yazıyla uğraşan herkesin katılacağı bir gerçektir. Ancak kadının sergilediği görüntü öyle parayla pulla açıklanacak gibi de değil, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelen kadar kadının sesi bile yok. Gelin biz varsayımları bırakıp yine edebiyatta arayalım gerçekleri. Görelim hele o olmayan akıllarıyla  neslin devamını sağlamak gibi olağanüstü bir sorumluluğu nasıl taşımışlar?

“Neslin devamını sağladıkları” yargıma kimse karşı çıkmaz sanırım, biraz tarih okuyan herkes bilir ki erkek ya savaştadır ya da avda, yolu düşerse uğrar evine köyüne; o da dinlenmek için. Avcılık dönemlerine kadar uzanmamıza da gerek yok, yakınımızdaki verileri incelemek yeterli olacaktır sanırım.  

İlk örneğimiz Maksim Gorki’nin “Ana”[2] sı olsun. Ne yazık ki politik tavrının gölgesinde kalmıştır oradaki annelik gerçeği.

 Palege’in kocası Mikhail Vlassov, fabrikanın en iyi çilingiri ve mahallenin en güçlü adamıdır. Toplumsal gerçeklere duyduğu öfkeyi herkesten, en çok da oğlu Pavel ile karısından çıkarmaktadır. Pavel on beş yaşına gelince başkaldırır, şiddete katlanmayacağını gösterir. Baba oğul arasında duvar oluşmuştur, küslük iki yıl sonra babanın meyhanede düşüp beyin kanaması geçirmesine kadar sürer.

Vlassov’un ölümünden sonra evin reisliğini üstlenen Pavel, başlangıçta babasına öykünürse de annesinin uyarmasıyla toparlanır. Palege’in beklentisinden de öte saygın bir kişiliğe bürünür. Sürekli okumakta, dingin davranmakta, görüntüsüne, kılığına özen göstermektedir. Palege, değişiklikten hoşnuttur ama nedenini de merak etmektedir. Zamanla oğlunun politik bir çaba içinde olduğunu öğrenir, desteklemek için ikinci kez düşünmez bile. Kolayca göze alınmayacak sorumlulukların altına girmekten de kaçınmaz. Ürettiği çözümlerle herkesi şaşırtır. Ölüme giderkenki sözlerinde bile zekâ kıvılcımları vardır.

Bana hiç de aklı kıt gibi gelmedi, acaba oğlunu koşulsuz desteklemedeki gözü karalığı yüzünden mi sorgulanmayı hak ediyor? Hadi bu sorunun ucunu açık bırakalım, bir başka “Ana” da buluruz belki yanıtımızı.

Pearl S. Buck’un “Ana”sı bir başka coğrafyada yaşıyor. Yazarı tanıyanlar romanın Çin’de geçtiğini hemen anlayacaklardır. Buck, annelik kimliğini öyle öne çıkarmış ki kahramanın adı bile yok, herkes “Ana” diye sesleniyor; oysa genç bir kadındır. Biri erkek öteki kız iki çocuğu var, üçüncüye de hamile. Tek gözlü saz evde, bir de kayınvalide yaşamaktadır.

Roman, Ana’nın tarladan dönüşüyle başlar. Çalı çırpı toplayıp ateşi yakar, pirinci haşlayıp ev halkını doyurup yatırır. Sonra bulaşıkları yıkayıp ortalığı toplar. Domuzu, mandayı, tavukları kendi yaşadıkları odaya alır, sonra kendisi de yatar. Sabah herkesten önce kalkar, hayvanları dışarı bırakıp pisliklerini temizler, ateş yakıp kahvaltıda içecekleri suyu kaynatır. Ardından kocasıyla birlikte tarlaya gider. Koca canının istediği zaman istediği kadar çimenlerin üzerine kıvrılıp uyur. Karısı sitem edecek olsa; “Canım isterse uyurum işte, kendimi besleyecek kadar iş işledim ya!”der. Ancak karısı ağlayan çocuğunu emzirmek için oturduğunda bile çıkışır. “Ne demek? Her seferinde böyle yapıp her işi benim başıma mı yıkacaksın? Dur bakalım, doğurmaya daha yeni başladın, yirmi yıl boyunca sen birini bırakıp öbürünü emzirirken ben bu işe boyun mu eğeceğim?” (s:13)

 “Çocuklardan sadece ben mi sorumluyum?” demez ana, öyle olduğunu zaten bilmektedir. Kızının gözleri kanlanıp çapaklanmasa yine de mutludur. Kocasından merhem almasını ister ama o, “Üç kuruş paramız var şurada, neden göz merhemine verelim, nasılsa ölmüşü, öleceği yok!” diye yanıtlar. Bu koşullarda ikinci oğul da doğar.

Ananın hoşnutluğuna karşın koca mutsuzdur. Serüven yaşamak, kumar oynamak istemektedir. Sonunda hasattan toplanan paranın tümünü alıp gider. Ana üç çocuk, gözleri görmeyen bir kayınvalideyle beş parasız kalır. Yine de yılgınlığa düşmez. Kocanın evi terk edişini gizlemeyi bile başarır. Gerçek açığa çıktıktan sonra da toparlanmanın yolunu bulur. Çocukları büyütür, büyük oğlunu evlendirir. Artık gözleri tümüyle kapanan kızını da evlendirir, ancak o gittiği yerde ölür. Küçük oğul, siyasal eylemleri yüzünden tutuklanır. Oğlunun başının vurulacağını öğrenince çıldırır. Kurtarmak için akla sığmayacak işlere kalkışır, büyük oğlunu da buna zorlar.

Ana’nın yaşadığı koşullara bakınca, böyle bir ortamda değil akıl ot bile yetişmez; diye düşünüyor insan. Çevresindeki insanlar arasında, gelin dışında kafası çalışana rastlamıyoruz zaten. Acaba çocuklarını savunmadaki o gözü peklik, kimsenin üstlenmediği sorumlulukları üstlenmesini mi akıl eksiği olarak değerlendirmeliyiz?

Sorumun yanıtını yine bulamadım. Örneklerin ikisi de toplumsal düzeyi düşük, eğitimsiz kesimden oldu; bir de aristokratlara bakalım. Yine aynı dönem sayılır, on dokuzuncu yüzyıl sonlarıyla yirminci yüzyıl başları, Stefan Zweig’in “Dünün Dünyası”ndaki[3] Avrupa. 1. Dünya Savaşı’nın can sıkıntısından başladığını söylüyor yazar ki bu başka bir tartışma konusudur; bu yazının değil. Biz kendi sorumuzun yanıtını araştıralım. EROS MATÜKİNUS adındaki bölümden yaptığım alıntıları aynen aktarıyorum.

“Madam Bovary yasaklanır. Zola, Thomas Hardy döneminde kendi çevrelerinde tepki görmüş yazarlardır. Böylesine ‘ahlakçı’ o devir, genel güzellik anlayışına uymak göz boyamak için saçların, memelerin, ya da vücudun şurasının burasının olduğundan daha güçlü gösterilmesini hiç de kötü bulmazdı. …  Sürekli korku ve yalancıktan namusluluk edebiyatta, sanatta ve hayatın her biçiminde iffetsizlik araştırmak, durmamacasına iffetsizliği düşündürüyordu, ister istemez. … Bir kadının ‘pantolon’ sözünü ağzına almasını bile yasaklayan o sözüm ona namusluluk çılgınlığını nasıl anlatmalı günümüzdekilere? … Yatılı okullarda ve manastırlardaki genç kızlar banyo yaparken, tanrı vergisi vücutlarını iyice unutsunlar diye, uzun ve beyaz gecelik giyerlerdi. …  Her türlü açıklamadan yoksun, öteki cinsiyetle serbestçe bir arada bulunması yapmacık bir namuslulukla yasaklanmış olan o nesil, sevişme özgürlüğüne sahip bu günün gençlerinden bir kez daha aşırı şehvet düşkünüydü, aslında. … O zamanların ‘iyi yetiştirilmiş’ deyimi, genç kızlar için ‘hayatın yabancısı’ anlamını taşırdı. … Genç kızlar evlenince kocaları dilediği biçimi versin diye, şaşkın ve bilgisiz, meraklı ve utangaç, güvensiz, beceriksiz ve hayata yabancı yetiştirilirdi. … Eve tutulan güzel hizmetçi kıza genç oğlanı deneyle yetiştirmek görevi düşerdi.” … Fakat aydınlatma konusunda apaçık ve dobra dobra bir metot her ne biçimde olursa olsun, kullanılmazdı. … Viyana’da yürürken her altıncı ya da yedinci evin kapısında ‘zührevi hastalıklar uzmanı’ tabelasıyla karşılaşılırdı. (s:89)

Şimdi bir soru sormak istiyorum; Shakspeare’in diline de böyle kırk kilit vurulsaydı o eserleri üretebilir miydi? Sadece bedenin değil yüreğin de kelepçelendiği o kurallara uymaları gerekseydi, acaba Archimedes, Pasteur, Toricelli, Edison o buluşları gerçekleştirmelerini sağlayan zekâ düzeyine ulaşabilirler miydi?

Hadi bu soruları da yanıtsız bırakalım, günümüzden bir örnek inceleyelim. Türk Halkının kaderini etkileyen uygulamalar gerçekleştirmiş, adı anılmaktan bile korkulan cüzam hastalığının üstesinden gelmiş, etkinliklerinin de ödüllerinin de sıralaması sayfalara sığmayan bilim kadını Türkan Saylan’ın yaşam öyküsüne göz atalım. İlk evliliği bitince iki oğlun sorumluluğunu üstlenmek genç bilim kadınına düşer, koca engelsiz başlar yeni yaşamına. İkinci evliliğinde, yeterince yemek bilmediği için yergiye varan alaysamaları göğüslemek zorunda kalır.[4]

Bu yergileri sayfalarca uzatabiliriz. Mesleğinde başarı sağlamış bir erkeğin farklı konularda becerisi olmadığı için küçümsendiğine tanık oldunuz mu hiç? Örneğin, musluk tamirinden anlamıyor diye suçlandığını?  İşine odaklanmak en doğal hakkıdır. Kadınların değil. Üstün haklar kazanmış günümüz kadını bile eşini, çocuğunu, evini ihmal etmemek kaydıyla mesleğine zaman ayırabilir.

Bu satırları boşuna yazdığımı biliyorum, yarın kendi sıradanlığından sıkılan biri, insanlığın gururu bir dizi adı sıralayarak, o isimlerle tek ortaklığı, cinsiyetiyle gururlanmaya çalışacaktır. Onlara bir sözüm var: Kadınların Einstein’ı yok ama Hitler’leri, Mussolini’leri, Saddam’ları da yok. Yani diyorum ki insanlık bir gün kendini yok ederse bu kadın aklının ürettiği bir eylem nedeniyle olmayacaktır.

Metnin buraya kadarı “dün”dü, bir de yarına bakalım. Kadın bu gün bir yol ayrımında, bir yanda doğurganlığı, öte yanda tüm öteki yetenekleri… Şimdilik ibre ilkinden yana; çünkü sadece aklıyla değil tüm hücreleriyle biliyor ki varlığı sürdürmek tüm değerlerin üstündedir. Ancak bu kadar küçümsenmeye daha ne kadar dayanabilir? O soruya yanıt bulduğunda sonuç nasıl olur?

 “Ne olabilir ki?” mi diyorsunuz? Hele bir bakın etrafınıza, bir zamanlar insandan bile sayılmayan köle toplumlar spor, sanat, politikada neler başarıyorlar? Dünyanın tepesinde oturan bile onlardan biri… 



[1] Kendine Ait Bir Oda. Virginia Wolf 

[2] Ana: Maksim Gorki. Çeviri: Ayda Düz. Sosyal Yayınlar  1973

[3] Dünün Dünyası: Can Yayınları 1992. baskı. Çeviri: Burhan Arpad.

[4] Tek ve Tek Başına TÜRKAN Ayşe Kulin. Everest Yayınları.