YALNIZLIĞIN DOĞASI

YALNIZLIĞIN DOĞASI

95
0
PAYLAŞ

Göz kapakları kör karanlığa yarımağız merhaba derken henüz güneş doğmamıştı. Yine erkenci serçelerin ezan sesine eşlik ettikleri çığlıklarıyla uyanıvermişti. Nicedir şehir ışıklarıyla işe gitmekten nefret etse de milyonlarla aynı kaderi paylaşmak biraz olsun rahatlatıyordu. Her zamanki gibi, yataktan kalkıp yüzünü yıkamakla sosyal medyaya “takılmak” arasındaki savaşı telefonu kazanmıştı. Ne de olsa “akıllıydı”. Bu sabah da sonuç değişmedi! El yordamıyla bulduğu telefonu nazikçe kaldırırken parmak uçları istemsizce instagram’a ulaştı. Beğeniler, mesajlar derken face’e bakmadan edemedi. Whatsapp’ı ise en sona bıraktı. Her zaman öyle yapardı. Göründüğünü bilmenin hazzıyla cevapları sıralamaya başladı. Emojileri seçtiği hassasiyeti annesi görse gözyaşlarını tutamayabilir; “Ah yavrum, işinde böyle hevesli olsan çoktan müdür olurdun” derdi. Tüm mesajları bitirdiğinde yüzündeki mutlu tebessüm bugünkü “hasılatın” tatminkâr olduğunu gösteriyordu. “varolmaya” çayı koyduktan, servise bindikten, işe gittikten, mola verdikten, eve geldikten, arkadaşlarıyla kahve içerken, en sevdiği diziyi izlerken hatta zaman zaman sevişirken de devam ederdi. Ona göre O, buydu. Yoksa gerçekte bu O değil miydi?

“Nefret ediyorum!” dedi, “nefret ediyorum ondan”. Sinirlendiğinde göz bebekleri fil kadar olurdu, omuzları kalkar, yumruklarını tırnakları etini delecek gibi sıkardı. “Nefret ettiğini söylediğini duyuyorum. Nefret ne ifade ediyor sana?”. Burun delikleri hala açılıp kapanıyordu, halıya bakan gözlerini kaldırmadan “Ondan!” dedi, “işte ondan”. “Kim olduğunu değil, ne olduğunu sordum” dedi karşısındaki tatlı bir meltemin tonunda. “Ne mi?” Tek bir soru gözlerini hafifçe kaldırmasını sağlamıştı. “..Vurup kırmak, yok etmek, belki de..evet belki de yok olmak..” dedi usulca. Söylediklerinden utanmış gibiydi. Artık bağırmıyordu, gözündeki şimşekler gitmiş, yerini hafif bir yağmura bırakmıştı. Usulca süzülen göz yaşlarını elinin tersiyle silerken “çok yalnızım” dedi. “Yalnız olmak ne hissettiriyor sana?” diye sordu karşısındaki, cevabı merak ettiğini hissettirerek. “Açıklaması yok ki, yalnızım işte, o kadar kötü ki! Çok kötü hissettiriyor. Yokmuşum gibi, nokta gibi, her şey benden uzakmış gibi..uzun uzadıya hüzün, daha ne olsun”.

Önceki seanslarda konuştuklarını hatırladı karşısındaki. Hüzün mutluluğun ön gösterimi değil miydi? Öyleyse insanlar neden hüzünlü bir günün getirdiği yalnızlıkla başa çıkamıyorlardı. İnsanlar yalnız mıydı, yoksa öyle mi hissediyorlardı? Elektronik iletişim arttıkça –nedense- yalnızlık hissinin arttığını, birbirimize yaklaştıkça yalnızlaştığımızı. Aslında her zamanki gibi olan insanların “diğerlerine” öykündükçe kimliklerinden uzaklaştıklarını hatırladı. Geçmişte böyle olup olmadığını düşündü. Nasıl yapıyorlardı gerçekten eskiden? 20 yıl önce değil, çok daha önceden, ev telefonları bile henüz yokken. Sabahları, hiç bitmeyen yemini didikleyen horozlu saatin deli gibi çalmasıyla kalkıyorlardı diye düşündü. O saati durdurmak için bir saniye bile yatakta duramayacaklarını biliyorlardı! Anne sabahlığını giyer, yumurtaları suya koyar, çayı demlerdi. Bu arada baba traş olur, gömleğini giyer ama kravatını her zaman yanlış takardı. Çocuklar nice sonra uyandırılır, nazlana nazlana kalkar, uyur uyanık lavabonun başında sıra olurlardı.

“Ne olsa yalnız olmazsın” diye sordu. Sevecendi. Hadi bana anlat der gibiydi sesi. “Ne mi?” Hep düşündürürdü bu sorular, labirenti dönüp dolaşıp peyniri bulmanı sağlar, en samimi bildiğin arkadaşının “sen en iyisine layıksın canım benim” türü süslü ama içi boş tavsiyelerine hiç mi hiç benzemezdi. “Arkadaşlarım olsun” dedi. “beni çok sevsinler, hep arasınlar, sorsunlar..”. Pasif cümleler kurduğunu anlamıştı. Bağlılık böyle bir sorundu. Hep almak, daha az vermek isteyenlerde su yüzüne çabuk çıkardı. Paylaşmak gibi değildi. “Neden seninle arkadaş olmalılar?” dedi karşısındaki. Soru tokat gibiydi ama acıtmadı tenini. Bakakaldı birkaç saniye, nefes aldı derinden. “Olmalılar.. evet olmalılar..çünkü istiyorum”. Gözleri nemliydi, kaçmaya çalışıyor, zorlanıyordu. Oysa taş gibi duruyordu karşısındaki. “peynire ulaşacaksın kızım” dedi içinden “ha gayret”.

Çocukları hatırladı. Yüzlerine çarpan suyun verdiği ferahlıkla artık ayılıp, kızarmış ekmeğe sürülmüş tereyağının kokusunu alan çocukları. Anne, tereyağlı dilimi hazırlar; çilek reçelini onlar sürerlerdi. O kokuyu düşündü. Eşsiz bir mutluluktu. Her zenginlik mutluluk olmasa da her mutluluk zenginlikti, bize ait kıymetli birer hazineydi. Dokuzdaki işe dokuza çeyrek kala evden çıkılan günlerdi. Çocuklar yürüyerek okula giderken, baba diğer sokağa yönelirdi. Anne, çocukları telefonla aramaz (zaten arayamazdı) güvende olduklarını bilirdi. Camlarda demir, kapılarda kilit yoktu. O zamanlar whatsapp çocuklar, facebook fotoğraf albümüydü. Misafirliğe gidilecekse çocukla haber gönderilir, gelen cevaba göre hazırlanılırdı.. “Hiç yalnızlık çekmezdik” diye düşündü karşısındakinin nemli gözlerine bakarken. “Okuldan sonra ders, dersten sonra oyun, oyundan sonra yemek, biraz televizyon.. Şimdi de işten geliyoruz, kahve içiyoruz birileriyle, yemek, dizi… Yine aynı! Hepsini şimdi de yapıyorsak, sadece yaptıklarımız şekil değiştirdiyse neden yalnızlık hissediyoruz?” diye sordu kendine. Oysa fark etmediği farklılıklardı. Her şey aynı değildi. Aslında çocukluğumuza benzemiyorduk, alakamız bile yoktu. “İnsan sadece tek başınayken yalnız değil” diye düşündü. “Toplum içinde de yalnızlık hissedebilir. Kültürel ve sosyal zevklerine uygun olmayan ortamlarda insan aslında çöldeki su kadar yalnızdır. O kendi kaynağından doğup, kıvrılarak ilerleyip büyük nehirlere kavuşmak ister fakat ortamı buna müsait değildir. Sosyal ortamımız tamamen farklıydı, kültür de öyle. O kadar çeşitlenmişti ki, arkadaşlar hangi filme gideceklerine bile karar veremiyorlardı. Bu kadar farklılık zenginlik olduğu kadar yalnızlaş(tır)mayı da tetikliyordu.

Sessizlik çığlık atarken yeniden nefes aldı, göz kapaklarını indirdi, bir damla yaş süzüldü: “Ben iyi biri değilim”. “Bunlar göreceli şeyler, kime göre, neye göre, zamana göre, mekana göre değişir” dedi karşısındaki. “hayır! Ben iyi biri değilim. Hep arkadaşlarım olsun istiyorum. Çünkü yalnız kalmak istemiyorum. İstemediğim şeyi yok etmek için istiyorum. Vermeden alıyorum, duymadan konuşuyorum, görmeden yargılıyorum. Instagram’da mesela, arkadaşım tatile gititğinde yalandan gülümsüyorum. Ne güzel tatil yapıyorsun, iyi eğlenceler bile diyemiyorum. Sorunu hep başkaları gibi gördüm. Sorun benim aslında. Kendimi değiştirmeden değişmeyecek”. İçi huzurla dolmuştu, sanki sırtından indirdiği yüklerden sonra bir bardak su içer gibi rahatlamıştı.

“Nasıl değişirsin?” diye sordu karşısındaki. Bilmiyordu. Bilseydi orada ne işi vardı? Ama bilecekti! Su yok diye çöle kızmak bir şeyi değiştirir mi? Yalnızlığı hasım görmek bizi mutlu eder mi? Savaşmak yerine ondan faydalanmak mümkün mü? Elbette! Satınalınan mutluluk yalnızlaştırıyor. “Yalnızlığı düşman görüyorum, oysa dostum da olabilir” diye mırıldandı. “Yalnızlık ezeli düşmanım olsa da en iyi öğretmenim” diye düşündü, “Kimse yalnız kalmamalı ama öğrenmeli de”. “Önceden hayatımızı duygular yönetiyor demiştin: Olumlu ve olumsuz duygular”. “Evet” dedi karşısındaki, “öfke de sevgi de birer duygu”. “Öyleyse” dedi, gözleri ışıl ışıldı. “Onlarla karşılıklı bir anlaşma yapabilirim, ben yönetebilirim. Yalnızlığım bir durum ama onun yarattığı olumsuz duyguları kabul edebilir veya ortadan kaldırabilirim”. “Nasıl yapacaksın” dedi karşısındaki. “Onları anladığımı, gerçekten karşılıksız sevdiğimi hissettirdiğim arkadaşlar edineceğim.” Giderek yaklaşıyordu. İnsanlığa faydalı bir icat yapmış gibi parladı gözleri. “Kendimi seviyorum saçmalığını bırakacağım, zaten niye sevmeyeyim ki! Arkadaşlarımla kahve içmeyeceğim, onlara ben kahve yapacağım. İşimi sevmek zorunda değilim ama ona saygı duyacağım. Üretebildiğimi kendim üreteceğim, değer tüketmek yerine onu yaratacağım, ne bileyim, evde ekmek yapmakla başlayacağım. Hatta yaptıklarımı dağıtacağım. Evet! Evet! İçi cevizli ekşi mayalı, 1 kilo belki de..” Yüzü gülüyordu. Göğe salınan balon kadar hafiflemişti. Kendi söylediklerine bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu. “Hatta şimdi başlayayım, gel sana bir kahve yapayım” dedi. Suyu cezveye koyarkan döndü: “ilk ekmeğimi de sana yapacağım. belki kızartırsın, üzerine de tereyağ ve çilek reçeli…”

Cumhur Güzel
Yönetim Danışmanı & Profesyonel Koç

BİR CEVAP BIRAK