Üzgün Filler

Üzgün Filler

44
0
PAYLAŞ

Üzgün filler hikayesi, kurguya meydan okuyan gerçek hikayelerden biri. Hatta, hikayenin nasıl olduğu hâlâ açıklanamayan bazı kısımları bile var.

Her şey, 1950’de Güney Afrika’da doğmuş Lawrence Anthony adlı bir adamla başlıyor. Lawrence, Afrika’ya aşık olup memleketini terk eden zengin bir İskoç madencinin oğluydu. Lawrence, babasının en önemli özelliklerini, hem madencilik işini hem de doğa sevgisini miras aldı.

Lawrence önce bir biyolog oldu, sonra da doğal kaynakları koruyan biri haline geldi. Sonunda, dünyadaki nesli en hızlı tükenmekte olan türlerden birine, fillere karşı özel bir ilgisi olduğunu fark etti. Bundan dolayı, çalışmalarını filleri korumak için her türlü şeyi yapmaya adadı. Ve bu şekilde, üzgün fillerin hikayesi başladı.

Üzgün filler

Lawrence Anthony’nin hikayesine devam etmeden önce, hadi biraz filler ile ilgili konuşalım. Elbette, bu hayvan türü olağanüstü yeteneklerinden ziyade sirk şovları ile daha ünlüdür. Ama gerçekte, bu hayvanların evrimsel zekası sadece şempanzeler ve yunuslarla karşılaştırılabilir.

Fillerin büyük beyinleri vardır. Hatta, karada yaşayan başka herhangi bir hayvanın beyni onlarınki kadar büyük değildir. Dolayısıyla, filler çok zeki hayvanlardır. Ve zeka seviyeleri sadece etkileyici seviyede iyi olan hafızaları ile ilgili de değildir. Buna ek olarak, son derece ileri seviyede sosyal davranışlara da sahiptirler.

Fillerin en çarpıcı özelliklerinden biri, ölülerinin yasını tutan birkaç türden biri olmalarıdır. Yas tutan filler hüsranlarını onların türünden biri öldüğünde gerçekleştirdikleri küçük, cenaze gibi ritüellerle gösterirler. Ancak, ölen filin onların sürülerinden bir fil olması şart değildir. Başka fillerin cesetlerini veya kemiklerini bulduklarında hep bir süre orada kalırlar. Dahası, bir hürmet göstergesi olarak bu vücudun etrafını sararlar.

Tehlikedeki filler

Hadi şimdi Lawrence Anthony’ye geri dönelim. Anthony’nin ismi, 1999’da olan bir olayla ünlü hale gelmeye başladı. Zuzulanda adlı küçük bir köyde, devlet alışılmadık bir teklifte bulunmuştu. İsteyen herhangi birine, bir fil sürüsü vereceklerdi.

Ancak, bir problem vardı. Bu fil grubu o kadar sıkıntılıydı ki, devlet onları vahşi hayvanlar olarak değerlendiriyordu. Bu filler bir şeyleri kırıyor, kimseye itaat etmiyor ve kaçabildikleri her anda kaçıyorlardı.

Lawrence Anthony bu zorlu görevi üstüne almaya karar verdi. Böylece bu filleri evlat edindi ve onları da alıp kendisinin inşa etmiş olduğu filleri koruma alanına gitti. Bu alanın adı Thula Thula‘dır ve ‘barış ve sükunet’ anlamına gelir.

Bir gün, Nana’yı fark etti, sürünün reisi olan bu dişi fil sürünün en asi üyelerinden biriydi. İstismara uğradığını gösteren yara izleri vardı ve her fırsatını bulduğunda kaçıyordu. Bundan dolayı, Lawrence her gece sürü, asistanı David ve köpeği ile uyumaya karar verdi. Araziyi çevreleyen bir çitleri de vardı.

Her sabah, Nana diğer fillerle beraber bir sıraya geçerdi. Niyeti, çiti yıkmaktı. Ancak, üzgün filler hikayesine göre, Lawrence onlarla alanı terk ederlerse yüzleşecekleri tehlikelerle ilgili konuşurdu.

Önce, Nana bu adama karşı bir merak beslemeye başladı. Sonrasında, bu merak sevgiye dönüştü. Böylece, filler asi bir fil sürüsü olmayı bıraktı ve bakıcılarıyla çok iyi dostlar haline geldiler.

Lawrence iddiaya göre vahşi olan bu filleri evcilleştirmeyi başardı. Daha sonra, başka şeyler de yaptı. Mesela, Irak savaşı sırasında Bağdat Hayvanat Bahçesindeki başka filleri de kurtardı. Aynı şekilde Kongo savaşı sırasında da başka filler kurtardı. Sonrasında, deneyimleri ile ilgili birkaç kitap yazdı. Özellikle ilgisi olan şey fillerin iletişim şekilleriydi.

Lawrence 2 Mart 2012’de bir kalp krizinden dolayı vefat etti. Bu şekilde, üzgün filler hikayesindeki en büyüleyici olay başladı. Görünen o ki, ölümünden iki gün sonra kurtarmış olduğu vahşi filler evinin çevresine gelmeye başladı. Bir gün içinde hepsi evine gelmişti. Sürü lideri Nana iki sürüyü de yönlendiriyordu. Tam sayısıyla 31 fil, orada olmak için 20 kilometreden fazla yürümüştü.

Tüm filler tek sıra halinde yürüdü, evin etrafını sardı ve orada iki gün boyunca, yemeden ve içmeden kaldılar. Belki de bu üzüntülerini ifade etme şekilleri, yakın dostlarına veda etme şekilleriydi. Üçüncü günde, gelirken gösterdikleri ağırbaşlılıkla gittiler.

Lawrence Anthony’nin ölümünü nasıl öğrendiklerini ise kimse açıklayamıyor.

“Mükemmel arkadaşlarımızın asla dörtten az ayağı olmaz.” – Colette

Bu yazı ilginizi çektiyse Jodi Picoult’un Ayrılık Vakti romanını tavsiye ediyoruz,