TUVALET KAFE

TUVALET KAFE

180
0
PAYLAŞ

“Sanatçıların sınırları yoktur.” derler. Yaratıcılığın sınır tanımazlığı mı yoksa mekânın sınırsızlığı mıdır anlatılmak istenen bilinmez. Belki de herkese göre değişen bir sınır vardır, kendi içinde genişleyen ya da kendine doğru daralan… Bir de kendi evinin sınırları içinde daralarak büyüyen, büyüdükçe çoğalan ve sonra odalardan taşan insanlar vardır.

Bazen boka batmış gibi hissedersin kendini… Kokusunu bile alırsın. Burası, kendi cennetinizdir; lağım sularını temizleyip hayatın son deliğini kendinize mekân ettiğiniz yer. Çok ahım şahım bir ikilem değildir bu sizinki, sadece olmak ya da olmamak noktasında seçim bile yapamadan içinizi boşalttığınız yerdir. Sonra sifonu çeker, ellerinizi yıkarsınız. Bazen de ellerinizi küçük lavaboda yıkayıp en güzel öykünüzü yazarsınız, aşk adına. Ya da en güzel resminizi yaparsınız yeşil ağaçların, mor çiçeklerin, kırmızı gelinciklerin olduğu… Arada kokusunu bile alırsınız doğanın yeşilinin…

***

Beynimde onca düşünceyle kapıdan içeriye girerken, birçok evli kadının aksine aklımda, ne mutfakta yapacağım güzel yemekler, ne misafirlerimi ağırlayacağım salon, ne de sevdiğim adamla kucaklaşıp yatacağım yatak odasının dekoru vardı. Aklımı fikrimi çalan ve benim olduğuna, bir tek benim olduğuna inandığım bir düşünce vardı ki, o da çalışma odası olarak bana verilecek yerin neresi olduğuydu. Kapıdan girip odaları dolaşırken, altı aylık eşim önde, ben arkada tıpkı fethettiği toprakları gezen askerler gibiydik.

Yeni evliydik ve kendimize yıllar boyu oturacağımız, çocuklarımızı büyüteceğimiz, gülüp eğleneceğimiz harika bir ev almıştık. Daha doğrusu eşim almıştı. Hiçbir şeye elimi sürmeme izin vermemişti. “Hepsini hallederim, yorulma. Her şeyi düzenledikten sonra gelir, yerleşirsin.” demişti. Ne kadar şanslı bir kadınım.

Yeni aldığımız mobilyalarla döşeli salon, dekorasyon dergilerinden fırlamış gibiydi. Oturma odası, eşimin istediği gibi döşenmişti. Sadece oturulmak için. Küçük odaya girerken bir an gözlerimi kapatıp işte şimdi bana sürpriz yapacak. “Burası da senin odan,” diyecek diye inanılmaz heyecanlanmıştım. Ama daha odanın kapısında; “Hayatım, burası da misafir yatak odası. Annemler, ablamlar geldiğinde ya da başka misafirlerimiz olduğunda burada kalırlar.” demiş ve beni bir yatak, bir komodin ve küçük bir gardırop olan odaya sokmuştu. İçimden, Tanrım bir oda daha olmalı, diye geçiriyordum ümitsizce. Evet vardı… Orası da yatak odasıydı. Yatak odasının düzeni, mobilyalar inanılmaz güzeldi. Yatağın çevresinde dolanıp kendimi, yumuşacık yatağa bıraktım. Bir an için kendime ait oda fikri aklımdan uçup gitti. Tüm bedenimle yatağı sahiplenirken karşı duvarda duran resimle irkildim. Anlamsızca olduğum yerde kaldım. Eşim bu anlamsız bakışımdan mı yoksa zaten söyleyecekleri vardı da ondan mı bilinmez açıklamakta gecikmedi. “Buraya babamın resmini astım. Benimle gurur duysun istiyorum. Çerçevesi çok güzel olmuş, değil mi?” dedi gülümseyerek.

Ne diyeceğimi bilmiyordum. Haklı olduğunu düşünmek istiyordum. Adam haklı. Altı yaşındayken kaybetmiş babasını, önemsemesi doğal, diyordum, içimden, ama… Babasının onunla; bu yatak odasının duvarında asılı olarak, yatağı seyrederek gurur duyması fikri bile yüzümün kızarmasına neden olmuştu. Neyle gurur duyacaktı? Baktığı yer yatağımızdı…

Bu şoku üstümden uzun süre atamadım. Sonunda evin tamamını gezmiştik. Bana ait bir oda yoktu. Odaların hepsi yeteri kadar dolmuştu. Sızlanmak, bir şey talep etmek niyetinde değildim ama ağzımdan kelimeler dökülüverdi. “Hani benim odam? Resim yapmam, yazı yazmam için bir oda ayarlayacaktın.” dedim. Gülümseyerek yüzüme baktı.

“Sen ciddi miydin?”

Nasıl yani? Ne istemiştim ki? Alt tarafı küçük bir oda istemiştim. Öykülerimi yazabileceğim, kitap okuyabileceğim ve resim yapabileceğim.

“Evet. Sen de tamam demiştin. Unuttun mu?”

Eşim, dudağında yamuk bir gülümseme bana bakıyordu, inanmakta zorlanıyormuş gibi.

“Evde yağlı boya yapmanı istemiyorum hayatım. Bir kere inanılmaz kötü kokuyor. Hem bu sağlığına da zararlı. İlerde çocuklarımız olduğunda onlara da zararı dokunabilir,”

Çocuklarımız olduğunda yapmam ama şimdi yapmak istiyorum, diye haykırmak gelmişti içimden ama sesim çıkmadı.

“Yazı yazmaya gelince. O deli saçması şeyleri nerede olsa yazarsın zaten. Etrafı dağıtmamak koşuluyla mutfak masasında yaz, olmaz mı?” dedi.

Ne diyeceğimi bilmiyordum. Olmaz desem ne olacaktı ki?

“Edebiyatla uğraşmayı seviyorum. Bir gün, arkasında fotoğrafım olan bir kitabım olacak. Göreceksin, bak.” dedim.

Eşimin yüz kasları sinirli bir şekilde seğirmeye başladı. Bu kaprisi çocukluğuma vermiş olmalı ki, sakinliğini korumaya çalışarak, “Canım, artık sen evli bir kadınsın. Bu yüzden başka şeylerle ilgilenmek yerine evinle, kocanla ilgilensen daha iyi olmaz mı?”

“Ben, her şeyle ilgilenebilirim. On dokuz yaşındayım diye birçok şeyi aynı anda yapamayacağımı sanıyorsan aldanıyorsun.” dedim. Dedim ama içimde inanılmaz bir korkuyla. Babasına ilk defa karşı çıkan bir çocuk gibi. Bu sesime de, hareketlerime de yansımıştı. Eşim yanıma gelip başımı okşadı. “Tamam canım. Bakalım becerebilecek misin bunların hepsini? Şimdi sana rahat rahat çalışabileceğin bir yer bulacağım.” deyip beni sokak kapısının yanına götürdü.

Onunla giderken, beni yatıştırmaya çalışıyor, diye düşündüm.

Sokak kapısının yanındaki kapıyı açtığında içimde kabaran öfkeye ve gözlerime hücum eden yaşlara engel olmaya çalışıyordum.

“İşte, burayı istediğin gibi yerleştir. Burada resim de yapabilirsin yazı da yazabilirsin.”

Gösterdiği yere baktım.

Bir anda gözlerim karardı.

Burası neresiydi? Gördüğüm şey doğru muydu?

Ne istemiştim ki ben? Bir anda kim olduğumu, nerede olduğumu, nereye baktığımı algılamaya çalıştım.

İçim, daracık yerin görüntüsüyle allak bullak oldu. Bir kaç kere gözlerimi kırpıştırdım. Ne yazık ki doğru görüyordum…

Küçük tuvaletin kapısının önünde durmuş, oda diye gösterilen yere bakıp sinirden gülüyordum.

“Burası mı?”

Kendimi cami avlusuna bırakılmış bir çocuk gibi hissettim.

“Burası işte. Küçük bir oda sayılır. Sen kendine göre düzenle. Ne istersen alabilirsin. Hadi bakalım bu işi de çözdüğümüze göre artık akşam yemeğine gidelim. Acıktım!”

O gün tuvalette, o küçük hacet giderme odasında ne yapacağıma kuşkuyla bakmıştım. Her gece sevdiğim adamla yatak odasındaki o güzel yatakta yatıp birbirimizin olduğumuz saatleri, inanılmaz gururla bakan babasının fotoğrafının karşısında sanki bir görevmiş gibi yerine getirdikten sonra, kimsenin beni görmediği, doğal olarak gururlanmadığı o küçük odaya çekiliyordum. Hayallerin; odanın dışına çıktığını, dışarıdaki dünyanın sessizce, içeriye girip lavabonun kenarına oturduğunu, duvarların koyu bir sohbet açtığını hatta sifonun gözlerini dikip beni seyrettiğini biliyordum. Tuvalet deliğinden yeni bir dünyaya giriş olabilirdi. Bunun hayalini kurmak bile güzeldi. Ama eşim böyle bir ihtimali ortadan kaldırmak için deliği tıkamıştı. O da buradan gizlice başka yerlere kaçabileceğimi biliyor muydu acaba?

Tuvalet Kafe’nin kapısına kocaman, süslü harflerle yazmıştım. “Burası Benim Odam.”

Yıllar sonra bu hikâyeyi anlatırken inanılmaz gülmüştüm. Bu kadar ilginç olacağı aklıma gelmemişti. O kadar uzun zaman geçmişti ki, on dokuz yaşında evlendiğim adamdan on bir yıl sonra boşanmış, üç yıl sonra, arkasında resmim olan ilk kitabımı çıkartmıştım. Bu arada iki karma ve üç kişisel resim sergisi açmıştım. Tuvalet Kafe ise aklımın bir köşesinde öylece kalmıştı.

İlk kitabımı elime alır almaz yaptığım ilk iş, eski eşim ve karısına; “Sevgili Tuğçe ve Altay’a hayat boyu mutluluklar dilerim.” diye imzalayıp göndermek olmuştu.

Eski eşim, ilk öyküyü okur okumaz babamı arayıp “Kızın ne haltlar karıştırıyor, gördün mü baba?” demiş. Hâlâ babama, baba deme cesaretini, galiba benim on bir yıl boyunca ona dayanma sabrım verdi. Babam da hâlâ yeni bir damat edinememenin verdiği hayal kırıklığı ile hiçbir bağlantısı kalmayan bu adamın “Baba!” demesini kabul ediyordu.

“Biliyorum oğlum, biliyorum. Bırak ne hali varsa görsün. Kendi kendine bir şeyler yapıyor işte.” demiş.

Kendi kendime yaptığım şeylerden hep memnun olmuşumdur. Ama eşimin, pardon eski eşimin bana yaptıklarını da hiç unutmuyorum. Belki ona buradan kocaman bir teşekkür gönderebilirim. Beni, evimin taşrasına sokarak aslında kocaman bir dünya yaratmama neden olduğu için.

“Yazan, Yazmaya Gönül Veren Herkesin Yolu Açık Olsun… Kadın Sesi Kağıda Düşerse kitabında yazmak isteyen herkese önemli ipuçları sunuluyor. Eğer ben yazamıyorum ya da nasıl yazacağımı bilmiyorum diyenlerdenseniz bu kitabı kesinlikle size tavsiye ederim.” 

Esra Odman İyier