Tecavüz nasıl bir duygudur, bilir misin?

Tecavüz nasıl bir duygudur, bilir misin?

513
0
PAYLAŞ

Tecavüz nasıl bir duygudur, bilir misin?

Ansızın yaklaşır sana.

Sen çağlık atmak üzereyken, dişlerini kırarcasına vurur ağzına, bastırır eliyle.

Nefes alamazsın neredeyse.

Tansiyonun düşmeye başlar, bayılacak gibi olursun, çıldıracak gibi olursun.

Diğer eliyle, boştaki elini tutar bileğinden, kırarcasına.

Canın daha çok yanar, aklını yitirecek gibi olursun, çaresizliğini fark ettikçe daha çok çırpınmaya başlarsın.

“Allah’ım, engel olamayacak mıyım bu adama, böyle mi bitecek bu kâbus?!” diye diye direnmeye çalışırsın ama nafile.

Kulağına fısıldar; “Benim olacaksın.. Benim!”

“Gözlerinle “Hayır, asla!” dersin ama yararı olmaz.

Sen direndikçe, daha çok sinirlenir “yeni sahibin”.

İtaatsizlikle suçlar seni.

“Güzellikle olsun, sükûnetle olsun, ikimiz de zevk alalım” der.

Sen başını “hayır” anlamında salladıkça, daha da sertleşir tavırları, ses tonu.

Kızdırırsın.

O an-be-an kabalaştıkça, ıslanır gözlerin, kurur kalbin, kurur sevişmeye hazır olmayan bacak aran.

Titremeye başlar dizlerin.

Kollarını bir araya getirip bileklerinden bağlamadan önce, yapıştırır ağzına o kara bandı.

Sadece nefes almana izin verir; o da “işin tadı gözlerin açıkken ve hissediyorken çıkıyor” diye.

“Allah’ım, galiba engel olamayacağım, yapacak bu herif bunu, kimse yok mu, kimse yok mu!” diye, boğazından yarım sesler çıkarmaya çalışarak, direnmeye devam edersin.

Tekme atmaya, adamın yüzünü tırmalamaya, yerdeki taşa uzanmaya, özetle bir şekilde kurtulmaya çalışırsın.

Yüzündeki öfkeyi gördükçe, daha da artar adamın siniri.

Cebinden bıçağını çıkarıp boğazına dayar: “Bak güzelim, beni delirtme, aç bacaklarını yoksa deşerim her tarafını!”

Boğazını tahriş eden o kör bıçağı hissedince, çaresiz, açarsın; “Tamam, tamam, ne istiyorsan yap, yeter ki bana zarar verme Allah’ın cezası!” diyerek içinden.

O, pantolonunu bıçağıyla parçalayarak “ihtiyacı olan kadarını” ortaya çıkarınca, yüzünü duvara döndürür ve “Eğil o……” diyerek çoktan erekte olmuş aletini çıkarır hızlıca.

Eğilirsin paşa paşa.

Sıkıysa eğilme.

Hâlâ bir umudun vardır çünkü; en azından hayatta kalacaksındır, bunlar elbet unutulacaktır, ailene, erkek arkadaşına anlatabileceksindir, onlar seni elbet anlayacaklardır.

O ise kulağına fısıldamaya devam edecektir tam da sen bunları düşünürken: “Uslu ol yavrum, sen de keyif alacaksın.”

İçinden küfürleri sayarsın, gözlerin etrafta yardım isteyecek birini arar; yoldan geçen bir araba, bir insan silüeti, bir ses, bir şey işte, herhangi bir şey!

Göremezsin, gelmezler, olmaz, bir başınasındır işte, öyle, o kadar.

O herif kazanır.

Canını yaka yaka, hayvan gibi, üstelik her türlü yolu deneyerek, saçlarından çeke çeke sahip olur sana.

İnleme sesleri kulağını, kalbini, aklını, ruhunu söker yerlerinden.

Senin ağlama sesin, onun inleme sesine karışır bir süre.

Ter kokusunu, ten kokusunu, ağız kokusunu hayatın boyunca unutamayacağın kadar yakından, derinden işler senin derine.

Canın öylesine yanar ki..

“Yeter artık, işini gördüysen bırak hayvan herif” dersin içinden.

Hüngür hüngür ağlarken ve seni o halde o yerde bırakmasını beklerken, o yaratık planının ikinci aşamasına geçer: İnfaz.

Sen bunu fark ettiğinde, artık çok geçtir.

Hayatının son dakikalarını, hatta son saniyelerini yaşadığını idrak ettiğin anda, beyin fonksiyonların yavaşlar, nabzın yavaşlar, hayat yavaşlar.

Gözlerin faltaşı gibi açılır sadece.

Köle misâli, “Hayır, hayır, lütfen!” diye yalvaran gözlerle sahibinin (!) gözlerine bakarsın.

Sonra bir sızı, ağrıya dönüşen bir sızı, kalbinin tam üstünden, gözlerini dikip uzun uzun baktığında giderek flulaşan o görüntü içinde giderek daha derine işleyen tarifsiz bir sancı, arkasından çok büyük bir acı; sonra ikinci darbe, boğazından, nefesin kesilinceye kadar devam eden bir darbe daha arkasından, sonra bilincini yitirirken gözlerini alan güneşe son kez bakış, tahammül edilemeyecek bir acı daha üstüne, kalbine bir darbe daha, kapanan gözlerin, şuursuz bakan gözlerin, soru işaretleriyle bakan gözlerin, “neden”ini sorgulayan gözlerin, dolan gözlerin, donan gözlerin, duran gözlerin, açık giden gözlerin..

Sonrası sensiz yürür; cesetini nereye atarlar, köpekler mi yer, çobanlar mı bulur, böcekler mi kemirir..

Kaderine kalmış, nasıl yazıldıysa..

Yapacak bir şey yok.

Yaktıysa bedenini, kestiyse ellerini, kafanı koyduysa bir çuvala ve attıysa bir çöp arabasına, yapacak bir şey yok; fark edilmeyi bekleyeceksin, bedenin kesilen parçalarla birlikte toprağa yekvücut verilebilsin diye, başına adının yazılı olduğu bir mezar taşı koyulabilsin diye.

Ailen seni arayıp duracak, ulaşamayacak, herkes dört koldan seni merak edip yollara düşecek, günlerce hatta aylarca haber alınamayacak.

Kokuşacak bedenin, geriye pek bir şey kalmayacak.

Gazeteler seni yazacak, televizyonlar ana haber bültenlerinde seni verecek.

Ailen, sevdiklerin perişan; röportajlar yapılacak, polis geniş çaplı arama başlatacak.

Şanslıysan bulunacaksın, değilsen olduğun yerde toprağın veya bir çöplüğün bir parçası olacaksın.

Çok mu kötü bu yazdıklarım?

O zaman soruyorum sana:

Taksim’deki direnişe katıldın mı?

İzmir’deki yürüyüşte var mıydın?

Kocan sana elini ilk kaldırdığında ne yaptın?

Kıskanç nişanlın sokak ortasında dayak attığında?

Baban defalarca dövdüğünde n’oldu peki?

Ya sevgilin kızlığını senden izinsiz aldığında?

Ya bar çıkışı sarhoşken birinin elinde kaldığında?

Issız bir yerden geçerken uzaktaki bir grup genç sana lâf attığında?

Peki ya patronun sana asıldığında?

Yolda yürürken ne oldu; ya otobüse bindiğinde?

Bunlara yaşamak istemiyorsan eğer; geleceği değiştireceksin.

Bu yolda yalnız yürümeyeceksin; birleşeceksin.

Ayağa kalkacaksın, ses vereceksin.

İtiraz edeceksin, hakkını isteyeceksin.

Direneceksin.

Acı ama gerçek:

İki yol var bebeğim.

Birini seçeceksin.

 

Didem Deligönül Arslantürk (DİP’in Yazarı)

Didem Deligönül’ün çok satan kitabı DİP’i satın almak isterseniz aşağıda bulunan resme tıklayabilirsiniz.