SUYA YAZI YAZMAK…

SUYA YAZI YAZMAK…

136
0
PAYLAŞ

Edebiyatın edeb’inden başlayıp sanatın san’ılanının ötesine geçip cevizin kabuğunu değil içindeki lezzeti tattırmayı öğretebildiğimi sanıyordum. Oysa ‘’Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.’’ demişti Sokrates. Bilgelik, kitaplar devirmekte değil yaşamakta, yaşanmışlıkları idrak edebilmekte; düşünebilmekte, düşündürmeyi öğretebilmektedir. Öğrenecek, öğretecek çok şeyim vardı demek.

Kürsüde anlattığım, okuttuğum hiçbir hikaye ve şiir sahnede okuttuğum bir cümleden daha etkili olmamıştır. Edebiyat dersine mesafeli duran, okulda problem yaratan erkek öğrencilerimi programlarda görevlendirdiğimde çoğu kez çalışmalar sırasında zorlasalar da sunum sırasındaki ciddiyetleri, onlara yüklediğim sorumluluğun bilincine varmalarıyla başarıyla sonuçlanırdı. Kendilerini işe yarar görmeleri, önemsenmeleri toparlanmaları için önemli bir fırsat olurdu. Ya silik, güvensiz olanlar? Tek cümlecik için de olsa sahnede olmaları özgüvenleri için ilk adım olurdu. ‘’Güzellikler ayrıntılarda gizlidir. Sakın görevinizi hafife almayın, küçük ayrıntılar büyük güzelliği çıkarır ortaya, sizler küçük kilitlersiniz’’ derdim.

Senin yaptığın iş: ‘’Suya yazı yazmak, uğraşma boşuna bu kadar.’’ diyen bir meslektaşıma inat, ben onlara televizyon karşısında veya sinema salonunda belgesel izleterek hayatı anlatmıyordum, ellerinden tutup bir gemiye bindirip birkaç farklı rotada seyahat ettiriyor, farklı koylarda duruyor, yüzdürüyor; suyun gerçek tadını almalarını sağlıyordum, Kimi kıyılarda kimi küçük koylarda aldıkları suyun lezzetiyle okyanuslarda yüzmeye hazırlıyordum onları. Kuru çekiç seslerinin geldiği okul doklarına daha sevgiyle bağlanıyorlardı. Seviyordum bu yöntemi, seviyordum gençlerin mikrofonla kürsüye çıkışlarındaki özgüveni, seviyordum sanatın kıyısında onlara aşıladığım zehri(!)

Derslerine girmediğim öğrencileri koridorlarda kulak kabartarak keşfederdim: ‘’Ben gazinocular kraliçesiyim, sesini beğendim, programlarda görev vereceğiz.’’ diyerek latife yapar, ilk gönül bağlarını böyle kurardım..

İlk provalar boş sınıflarda, soğuk tiyatro salonlarında … Bisküvilerle geçiştirilir mide spazmları, hafta sonları öğretmenden börek gelir, kız öğrencilerden kek; erkeklerse en çok yiyenler, derken programa günler kala kostüm telaşı. Program sunumlarında kıyafetler evden, eşten dosttan temin edilir, abiyeler, tayyörler ödünç verilir.

2008 yılının Eylül ayında 9. sınıftayken tanıdım Selin’i. Başarılı ve yetenekli öğrencilerin olduğu bir sınıftaydı, bir o kadar da hırslı ve önde olmak isteyenlerin. Selin de bunlardan biriydi. Kıvrak ve zekiydi. Hemen kavrar, kendini iyi ifade eder, ne istediğini iyi bilirdi, hep önde, gözde olmak isterdi. Belki biraz hırçındı, öğrenecekti; öğretecektik nerde durması gerektiğini. İlk rolünü atılganlığıyla kapmıştı benden. Sonraki yıllar giremedim derslerine, denk gelmedi. 10. ve 11. sınıfta Selin’in çok problemli olduğunu, sorunlar yaşadığını, yaşattığını duyuyordum. Annesinin sık sık okula çağrıldığını, kimi zaman savunmaya geçtiğini kimi zaman da: ‘’Kızımı kaybetmek istemiyorum, ne olur yardım edin!’’ dediğini öğreniyordum dersine giren öğretmen arkadaşlarımdan.

2011’de oldukça geniş kadrodan oluşan İstanbul Efendisi’nin hazırlıklarına başlamıştık. Danslı ve müzikli bir oyun çıkaracaktık. Selin dansları öğretebileceğini, dans kareografisini yapabileceğini söyledi. Sürekli arkadaşlarıyla sorun yaşadığı için güvenme konusunda tereddüt ediyorduk ama dans grubunda uyumlu kızlar vardı, onunla çatışacak kimse yoktu. Onu kazanma adına risk almam gerekiyordu yarıda kalma pahasına da olsa. Selin bunu başaracaktı, enerjisini bu görevde harcaması ona iyi gelecekti. Hep olaylarla anılan Selin olmayacaktı; okula, öğretmenlerine de yardımcı olacaktı.

Şubat ayında provaları hızlandırmıştık. Oyunun çekimini yapıp Antalya Liseler Arası Tiyatro Festivaline katılmak için festival komitesine gönderecektik. Birkaç öğrencinin daha önce tiyatro çalışmasında olduğunu söyleyip eve geç gittiğini, farklı yerlerde bulunduğunu öğrenmiştik. Bunlardan biri de Selin’di. Çalışmaları suistimal etmelerini önlemek için sıkı tedbir almaya başlamıştım. Provalara gelmeyen öğrencileri veya ailelerini bizzat arıyor katılmama gerekçelerini öğreniyordum. Selin, oyunun çekimine günler kala bir gün çalışmaya katılmadı. Kendini cepten aradığımda sınavlara hazırlanmak için eve gitmek üzere olduğunu söyledi. On dakika sonra eve vardığında beni evden aramasını istedim. Kendisine güvenmediğim için öfkelenmişti. Eve gittiğinde annesine beni değil de birlikte çalıştığımız öğretmen arkadaşımı arattırdı. ‘’Benim kızımı neyle suçluyorsunuz, nasıl güvenmezsiniz!.. Siz değil diğer yaşlı öğretmen!’’ demişti. Aslında amacım tedbir almak, ailelerle işbirliği yapmaktı. Böyle aşırı savunmacı tutumlarla çok karşılaşıyoruz, şaşırtıcı gelmemişti ama üzülmüş, kırılmıştım. Annesinden küçük olsam da Selin’in yaşlı ve sert öğretmeniydim(!)

16 Mart Öğretmen Okullarının Kuruluş Yıldönümü programında tepkilere rağmen Selin’i sunucu yapmıştım. Program sunmaya çok istekli olduğu halde daha sonra bunu ders notlarının düşmesine mazeret göstermişti. Bu da kırmıştı beni. Bunu da ilk defa yaşamıyordum, sonra anlayacaktı nasılsa. Gerek 16 Mart Programı gerek tiyatro sahneleme sonrası bütün çocuklarımın ebeveynleri tarafından teşekkür ve minnetle kucaklanıyorken Selin’in annesiyle hiç yakınlaşamamış; o söz ve gösterdiği tepki aramızda soğuk bir duvar olarak kalmıştı.

Düzce’de ve Antalya’da iki festivale de katılmış, yıl sonunu getirmiştik Sevinçler, heyecanlar, hayal kırıklıkları, üzüntüler yaşamış her şeye rağmen 25 kişilik bir grup olarak kenetlenmiştik. O yıl öyle yorulmuş ve yıpranmıştım ki artık tiyatro yapmayacağım, demiştim. Ertesi yıl alt sınıflardan gelen tiyatro yapma isteğini hep geri çevirmiştim.

Selin’lerin dönemi mezun olmuş, Selin de İstanbul İşletme Fakültesini kazanmıştı.

Her şeyden uzak durmak, yeni Martı Jonathanlar keşfedememek beni mutsuz etse de bir yıl ara vermiştim tekne turlarına, suya yazı yazmaya. Ertesi yıl öğrencilerimin ısrarına dayanamıyor Güngör Dilmen’in Kurban adlı oyununun provalarına başlıyoruz. Öğrencilerim başlangıçta trajedi diye burun kıvırıyorlar ama oyun ayağa kalkıp, ete kemiğe büründükçe sevmeye başlıyorlar. Şubat ayının ikinci haftasındayız, çocuklardaki gevşeklik ve ihmal beni çileden çıkarıyor ve tiyatroyu yapmayacağımı söylüyor, çalışmayı terk ediyorum. Arkasından korkunç bir haber alıyor, öfkemi unutuyorum. Üniversite ikinci sınıfa giden Selin, beyin kanaması geçirmiş, yoğun bakımda yaşam savaşı veriyordu. Sarsılıyoruz, 19 yaşında daha, nasıl olur!

Selin, dünyayı kucaklamak isteyen Selin, şimdi kıpırdamadan yatıyor öyle mi? ’’Mavi bana yakışıyor, benim kostümüm mavi olsun.’’ diyen daima öncelik isteyen, sonunda hurilikte başı çeken Selin, şiddetli baş ağrısıyla hastaneye kaldırılmış, şimdi hayattaki rolü için mücadele ediyordu. Bütün arkadaşları, öğretmenleri, bütün okul ve bütün Düzce dua ediyorduk onun için. Ben sosyal medyada resmini paylaşıp:

”Benim kostümüm mavi olsun, mavi yakışıyor bana.” demiştin. “Sen hurilikte başı çekmiştin.
Yakışmıyor sana yatmak, biz senin alışığız asiliğine; Bütün denizleri, gökyüzünü sereceğiz önüne, atlastan en güzel elbiseyi dikeceğiz güzel kızım, ne olur dön geriye!’’ demiştim.

Selin, geri dönememiş, uyutulmuş ve bir daha da uyanamamıştı. Doğuştan gelen olmaması gereken bir damar beyin kanamasına neden olmuştu.

Rolüne, huriliğine gittiği yerde devam edecekti belki de. Her şeyde öne atılması, öncelik istemesi, sabırsızlığı bundandı demek. Yine öncelik onundu ama çok daha erken!

Selin’in ölümü hepimizi, bütün okulu, Düzce’yi acıya boğmuştu…
Şimdi onu uğurluyorduk, hıçkıran sesler ve dualar arasında. İmam emeklisi bir dedenin, Elektrik İdaresinde çalışan bir babanın, üç erkek kardeşin biriciğini sonsuzluğa uğurlarken her zaman arada kalmış, aile içinde hiç haykıramamış, Selin’in yanlışlarını örtmeye çalışmış annesini görememiştim. Tekrar geldiğimde görmeyi umuyorum.

O acı günün akşamında yine evlerindeyiz, akşam okumasında. Evin bahçesi, içi mahşeri kalabalık. Kapıda çalan telefonumda çalıştığımız ama iptal ettiğim Kurban oyununda koordinatörlük yapan öğrencim İdil var. Tiyatroda görevli herkesin söz verdiğini artık aksatma olmayacağını söylüyor. Ben kararlı bir şekilde, ‘’Hayır!’’diyor telefonu kapatıyorum.

Soğuk bir karşılaşma olacağını bilsem de Selin’in annesini görmek, acısını paylaştığımı belirtmek istiyorum. Gördüğümde tanıyıp tanımayacağımın tereddüttü içindeyim, onun da beni hatırlamayacağını biliyorum. Sadece lisedeki bir öğretmeni olarak görevimi yapmak istiyor, duyduğum acının onların acısı karşısında ne kadar küçük olduğunu düşünüyorum. ‘’İşte orada’’ diyorlar: İki kanatlı salon kapısının dibinde kalabalık içinde, sandalyeye çökmüş, erimiş, ufalmış çehresi solmuş bir kadını işaret ediyorlar. Yanına gidiyorum. Sağ elimi kaldırıp sırtını okşamaya davranıyorum. Yüzüme bakıyor, acı içinde tebessüm ederek o bitkin, takatsız kadın, beklenmeyecek bir çeviklikle hayal bile edemeyeceğim o hamleyi yapıyor: Sağ elimi avuçlayıp öpüyor, öpüyor, öpüyor…

Ben de sol elimle onun elini avuçluyorum; takatim kesiliyor, yere çöküyorum. Alınlarımız birbirine değiyor, birbirimize böyle destek veriyoruz. Fısıltıyla, “Ne güzel şeyler yaptınız. İyi ki yaptınız. Teşekkür ederim!” diyor. Göz yaşlarımız birbirine karışıyor, ellerimizin kenetlenmesinden aldığımız sıcaklıkla o ben oluyor, ben o oluyorum…

Okuma boyunca göz göze gelip Selin’in hatıralarını izledik bakışlarımızda. Selin, suya yazdığım yazı sayesinde hep atlas rengi kıyafetiyle hatıralarımızda kalacak, annesinin tesellisi olacaktı.

O yıl sonunda Kurban oyununu sahnelemeyi başarmıştık, Antalya’ya gidememiş ama Düzce Belediyesinin en iyi oyun, en iyi oyuncu ödülünü almıştık.

Selin’in annesi, sonraki ziyaretlerimde kimi duygularını ve anılarını taştan taşa sekercesine atlayarak paylaştı. Her kuş sesinde Selin’in şakıyışını duydu; bahçedeki her kelebekte Selin’in dansını gördü. Acısını haykırarak değil, için için yaşamaktan müzdaripti. Bense suya yazı yazmanın karşılığını bir annenin en büyük acısında bile hatırlanıp eli öpülerek almıştım.

Suya yazı yazmıştım ama rahmet olup yağmıştı üzerime.

Havva TOZAN

BİR CEVAP BIRAK