Sultan-ı Yegâh

Sultan-ı Yegâh

982
0
PAYLAŞ

Bir dönemlerin efsane müzisyenlerinden olan, Sultan-ı Yegâh şarkısı ile ününü arttıran Ergüder Yoldaş yoğun bakımda hayatını kaybetti. Koah hastası olması sebebi ile yoğun bakımda yatıyordu. Ölüm haberi ise sevenlerini derinden etkiledi. Peki hayatını kaybeden Ergüder Yoldaş kimdir?

70’li ve 80’li yılların önemli bestecilerinden biri olan Ergüder Yoldaş, 1976 yılında ses sanatçısı Nur Yoldaş ile evlendi. Yoldaş, Türk pop müziğine “Sultan-ı Yegah” gibi bir başyapıt kazandırdı. 80’lerde, makam müziğiyle popun en iyi, en rafine bileşimini yarattı. Uluslararası yarışmalarda birincilik ödülleri alan Yodaş, İstanbul Şehir Tiyatroları ve İstanbul Festivali direktörlüğü yaptı. 1981’de bestelediği, eşi Nur Yoldaş’ın seslendirdiği Attila İlhan’ın şiiri Sultan-ı Yegíh 45’liğiyle Türk popunda çığır açtı. 1991 yılından sonra uzun süre İstanbul, Büyükada’da çöp adam olarak yaşamayı seçti. Son olarak İzmir’de kız kardeşinin yanına yerleşmişti.

NAYLON KULÜBEDEKİ MÜZİSYEN

Nur Yoldaş’la yaşadığı ayrılığın katlanamaz bir noktaya ulaşmasını yazan basına rağmen, “Piyasa artık bana iş vermez olmuştu. Önüm tıkanmıştı.” diyen usta müzisyenin seçimi, 1991’de Büyükada’ya yerleşmek olur. O, bilinenin aksine Nur Yoldaş’ın değil, insanlara olan güveninin kurbanıdır biraz da… Arkadaşlarıyla açtığı okul için imza yetkisini kuşanmanın diyetini icralarla ödedikten sonra kaybedecek bir şeyi kalmadığını düşünerek, kendini kazanmanın çaresi olarak düşer adanın yoluna. Bir süre sonra rahatsızlanır. Tedavi için İzmir’de kardeşlerinin yanında kalır. Tekrar İstanbul’a döndüğünde bu kez oğlunun yanına yerleşir. Sonra notalarını da bir bavula yükleyip çıkar adaya… Büyükada Belediye Başkanı Recep Koç’un himayesinde; hatta bir süre adada Ayla Algan’ın yazlığında kalır. Ancak, 1994’te Recep Koç’un Büyükada İskelesi’nde öldürülmesiyle , yine iskeleye aşağı yukarı 6 kilometre uzakta kurduğu kulübede yaşamaya başlar.

İki yıl boyunca hiçbir tanıdığının ulaşamadığı Yoldaş’ı, ormanın içinde Uğur Dündar bulur. Televizyonda yayımlanan programa rast gelenlerden biri de kız kardeşi Ayça Hanım’dır. Ağabeyinin bu durumuna göz yumamayacağını anlayıp adanın yolunu tutar: “Ağabeyimi bulduğumuzda perişan vaziyetteydi. Bir ağacın dibini naylonlarla kapatmış, orada yaşıyordu.” Ayça Hanım’ın bütün ısrarlarına rağmen, Ergüder Yoldaş dönmeyi kabul etmez. İzmir’de bütün aileyi ayağa kaldıran Ayça Hanım, kısa bir süre sonra çadır ve eşya yüklenerek, uğrar kardeşinin yanına. Oysa Büyükada’ya Recep Koç’un himayesinde gelen Yoldaş için ailesi bankada hesap açtırmış; banka görevlileriyle tartışan Yoldaş, o öfkeyle hesabı da kapattırmıştır.

Adada beş parasız geçen üç yılın sonunda ağabeyinin imdadına koşan kız kardeşin çabaları sonunda fark edilir. Böylece medya için Ergüder Yoldaş’ın yeniden keşfedilme süreci de başlar: “Star TV’den Ali Çınar önayak oldu, beni buldular. Onu helikopterle Bakırköy AMATEM’e götürmüşler. O durmamış, ‘Ben gideceğim.’ demiş.” Yoldaş, sözünü tutarak, yapılan tüm çabalara kayıtsız kalmayı yeğler ve adaya döner. Ayça Hanım’la birlikte bir ay adada çekim yapan televizyon ekibi, büyük ustayı bir türlü ikna edemez. Yoldaş’ı fikrinden vazgeçiren ise diyetisyen Dr. Muzaffer Kuşhan’dır. Büyükdada’da yaptığı bir gezinti sırasında Yoldaş’a rastlayan ve hemen tanıyan Kuşhan, severek dinlediği bu müzisyene, Polonezköy’deki tedavi merkezinde çalışma teklifinde bulunur. Hastalara piyano çalacak, orada barınacaktır. Yoldaş, ancak bir ay çalışabilir. Çetin bir kış hüküm sürerken, ağabeyinin adaya döndüğünü öğrenen Ayça Hanım, “Ağabey, götüreyim seni. Üşümüyor musun?” dediğinde, Yoldaş’ın cevabı kesindir: “İçime karlar yağıyor; ama ben gelmem.”

DENİZİ GÖRECEĞİM, PENCERELERİ KALDIRIN

Büyükada Belediye Başkanı’ndan bir kulübe yaptırılması sözü alır Ayça Hanım. 1944’te ülkesindeki savaştan kaçmış bir Alman’ın yıllarca kaldığı yıkık kulübe onarılır, televizyon kanallarının da yardımıyla içine eşyalar konur. Ancak Yoldaş bu kez ilginç bir istekte bulunur: “Denizi rahat görebilmem lazım. Camları istemiyorum.” Elektriği ve suyu olmayan kulübenin yakınında bir lunaparkı fark eden Ayça Hanım, ağabeyine buradan tabldot ayarlayarak yemek problemini de çözer: “Sonra duydum ki, çocuk yemek bırakmaya gidiyor, ağabeyimi bulamayıp geri dönüyor. Herkese sorduk, muhtar hastanede olduğunu söyledi.” Kulübesinin yakınında çıkan yangından sorumlu tutulan Yoldaş, “Ben yapmadım.” dese de mahkemeye çıkarılır. Karar ise bir süre Bakırköy’de tedavi olması yönündedir. “Doktorlar, ağabeyim için ‘Bir süre burada kalsın, bir daha adaya gitmez.’ dediler. Nitekim de öyle oldu.”

Ergüder Yoldaş’ı hastaneden alan kişi, İlknur isimli öğrencisidir. Büyük oğlu ve eski eşinin ikna çabalarına rağmen öğrencisinin evinin yolunu tutan Yoldaş’ın yaşlanmış yüzüne rağmen, deniz mavisi gözleri de ortaya çıkmıştır. Öğrencisinin evinde bir süre kalıp, Taksim’de Garibaldi’de müzik yapmaya başlayan Yoldaş, gerek aşırı kedi sevgisi yüzünden evinden çıkarılan öğrencisi gerekse de işlerinin yeniden bozulması üzerine İstanbul’la olan bağlarını kopartarak, erkek kardeşi Adil Bey’in girişimiyle İzmir’deki kız kardeşi Ayça Hanım’ın yanına yerleşir.

Ergüder Yoldaş, yaklaşık dört yıldır kız kardeşi ve yeğeniyle birlikte yaşıyor. Odasından hiç çıkmıyor, televizyon izlemiyor, gazete okumuyor. Üç öğrencisinden biri olan Ercan Bey’in ısrarları üzerine onun çocuğuna piyano dersi vermeyi kabul etmiş. Ama ücretsiz… Manisa’da beyin cerrahı olan Ercan Bey bunun için kendi piyanosunu hocasına verse de, Yoldaş piyanonun tuşlarına dersler dışında dokunmuyor. Dört yıl içinde yaptığı dört binin üzerinde besteyi zihninden notalara geçiriyor. Müziği, beyninde yaşıyor.

2007 yılında Aksiyon Dergisine verdiği röportajda o dönemleri kendisi şöyle yorumlamıştı:

-Büyükada’ya gidişinizin sebebi neydi?

O bir yoklamaydı. Piyasada iş yapma olanaklarım sınırlanmıştı. Sultan-ı Yegâh’a gösterilen tepki devam etti. Bir süre ara verecek olursam, ne olur diye merak ettim. Piyasadan iş alamıyordum. Bıçak gibi kesildi. Bir yandan reklâm firmalarına süpervizörlük yaparken, para kazanamaz duruma geldim. Kendi ekonomimle İstanbul’da yaşamam artık söz konusu değildi. Büyükada’ya gittim, adanın arka tarafına yerleştim. Belediye başkanı Recep Koç evini tahsis etti. Bana müzik danışmanı olarak görev vermek istedi. Görevi kabul etmedim, arkamdaki kulis onu suçlamasın diye… Orada Recep Koç’a söyleyemedim.

-Büyükada’da geçen onca yılı nasıl bir süreç olarak tanımlarsınız?

Bir ayıklanma süreci… Ben mesleğimle ilgili bir şeyi yaparken yanlış yapmamaya çalışırım. Yanlışlar benden kaynaklanıyor mu, kaynaklanmıyor mu diye tekrar gözden geçiririm. Tepki çekecek bir durumum yoktur. Hep kendi halimde yaşadım. Akşamcılarla ilgim yoktu. Evimde kalır çalışırdım. Böyle düşündüğüm için adayı seçtim. Büyükada’da da durumu düşünmeye başladım. Piyasadaki oluşumların zaman içinde yerine oturacağını düşündüm.

-Büyükada’da ne kadar kaldınız?

12 yıl.

-Bu süreçte müzikle ilişkinizi nasıl sürdürdünüz?

Not alıyordum. Herhangi bir enstrümanım yoktu. Zihnimden geçtiği haliyle notaya geçiyordum. Müzik öyle yazılır. Deşifre kompozisyon… O zaman müzikle karşı karşıya kalırsın. Yoksa bir enstrümanın başına geçip, akorlara basa basa müzik yazılmaz. Onun yapısal popülaritesi yoktur. Piyano, yeni geldi eve.