Sizi böyle bekleyen biri var mı?

Sizi böyle bekleyen biri var mı?

158
0
PAYLAŞ

Sizi böyle bekleyen biri var mı?

Ya da oldu mu hiç?

Cevabınız “evet” ise belki kendinizi dünyadaki az sayıda şanslıdan saymak isteyebilirsiniz. Siz özgür olamıyorsunuz diye kendi özgürlüğünden vazgeçmiş birileri tarafından sevilmek, düşünülmek, beklenmek, elbette harika duygular. Peki, önünde hiçbir engel olmamasına rağmen, özgürce uçup dilediği yere gidebilecekken esas kendini tutsak edenler? Kendi ayaklarına prangalar bağlamışçasına uçamayıp gidemeyenler?

Pek çok insan hayatı boyunca birilerini, birşeyleri bekleyip durmuştur. Amaçlı, amaçsız, zamanlı zamansız… Gündelik hayatlarımızda da, ya aşk uğruna sevdiğimizi bekliyoruz, ya sevgilimizin askerden dönüşünü. İlgi duyduğumuz birine açılmayı veya sırf ucunda kavuşmak var diye yıllarca bekliyoruz, dakikaları, saatleri, günleri sayıyoruz “o” an gelsin diye…

Babasını, uzun yıllar tedavi gördüğü berbat süreçli bir hastalıktan dolayı kaybetmiş, ailenin tek çocuğu olan yakın bir arkadaşım bir keresinde bana, sevdiği kadınla evlenip giderse annesinin acıdan öleceğini söylemişti. Kulaklarıma inanamamıştım. Anne olduktan sonra dahi bu duyguyu, düşünceyi hiç anlayamadım. Halbuki insan, bir anne, evladının mutluluğuyla dünyanın en mutlu insanı olmaz mıydı, onun yaşadığı mutluluklara tanık olmak dünyanın en paha biçilmez duygularından değil miydi?

Her ne kadar böyle öğretilmiş olsa da bize, pek çoğumuz buna benzer şeyler düşünsek de, o annenin de bir noktası böyle yapmasını söylüyordu demek ki.

Kendi bir yerlere kımıldayamayacağını düşündüğü için, oğlunun da kendisini bırakıp gitmesini istemiyordu.

Bu, kafeste hapsolmuş kuş için tutsaklık gibi gözükse de, uçabilme imkanı olmasına rağmen olduğu yerde hiç kıpırdamadan öylece bekleyen taraf için de bilinçli bir tercih. Bazen gidebilecek olsak bile arkamızı dönüp gitmiyoruz. Hayatımız, diğer ucuna oturduğumuz, destek noktası ortada olan kaldıracın “o” tarafında, hiç bir şey yapmadan, bir adım ilerlemeden, hiçbirşeyi yaşayamadan öylece geçip gidiyor. Bunları düşünmek bile bazen ağır geldiği için, çoğunlukla ne hissettiğimizi, ne anladığımızı farkedemiyoruz. Belki en doğrusu buymuş gibi geliyor ilk başta. Onsuz bir dünyada nefes alamayacağımzı düşünüp, onun olmadığı bir zamanda varlık gösteremeyeceğimize inanıyoruz. Takılıp kalıyoruz orada. Kendi yerimizin de orası olduğunu hissediyoruz, sonsuza kadar o kaldıracın diğer tarafında kalabileceğimizi kendi kendimize tasavvur edebiliyoruz.

Peki ya, hayat aynı modda kalmak için çok kısa değil mi?

Birini, karşılıksız, sabırla, beklentisizce beklemek ve hep orada durup kalmak bazıları için dünyanın en anlamlı şeyi olabilir. Eğer, bu bizi “biz” yapıyorsa, yaşadığımız o “asılı kalış”ın kendi içinde varolan tüm anlamları ruhumuzu besliyor ise şayet, veya bulunduğumuz yer hiç sorgulamadan bize dünyanın en doğru yeri geliyor ise, yapmaya devam etmeli belki de.

Ancak, orada durmayı zannettiğimiz kadar istemiyorsak, bizi besleyen şey ile ne yapmak istediğimiz arasındaki ince çizgiyi çizemiyorsak, bir kaldıracın öteki ucunda, sırf başkası üzülmesin diye kendimizi üzmek bize artık ağır gelmeye başladıysa, yeni bir başlangıç yapmanın zamanı gelmiştir belki de.

Bu şekilde birini, birşeyleri beklemeyi artık sevmeyenler, kafessiz zindan hayatı yaşamaktan yorulanlar, kanatlarınızı çırpıp kendiniz olacağınız ve geriye doğru bakmadan mavi özgürlüğe doğru uçacağınız bir yaşam sandığınız kadar uzakta değildir belki de…

Selin ARTUN TAŞ

BİR CEVAP BIRAK