Siz hiç İstanbul’a gidip Ankara’ya geri dönen birilerini duydunuz mu?

Siz hiç İstanbul’a gidip Ankara’ya geri dönen birilerini duydunuz mu?

297
3
PAYLAŞ

Türkiye’de yaşayan pek çok kişiyi, pek çok kesimi derinden etkiledi 15 Temmuz darbe girişimi. Dolaylı ya da direkt olarak çok fazla insanın hayatına bomba gibi düştü olup bitenler. Bazı insanların o geceye dair çok farklı hikayeleri var. Olayların içinde olarak ya da dışarıdan izlemek zorunda kalarak.. Umurunda olmayan veya bu olanlardan hiçbir şekilde etkilenmeyen kişiler de var mıdır? Mutlaka. Ben de onlardan biri olabilirim. O gece tepemizden füzeler geçerken, insanların üzerine mermiler yağdırılırken ben, çocuğumun yanına uzanmış, onun uyumasını seyredip sadece tek bir şey düşünüyordum : Yeniden sağlıkla ayağa kalkıp yürümesini göreceğim günün hayalini…

Bu tarihten birkaç gün önceydi. 2,5 yaşındaki kızımızın bir sabah uyanıp tam yürüyecekken yere düşmesi ve ayağa kalkamaması. Sonrasında hep tokat gibi yüzümüze çarpan bu sahne. Hala yataktan kalkış anlarına her denk gelişimde yüreğim bir hoplar, devam edebilecek mi diye. O ana gözüyle tanıklık etmemiş bir anneye bile bunu anlatması çok zor.

O dönem yaşadıklarım, bir annenin evladıyla sınanması, çok şükür ki teşhisin (ancak birkaç gün sonra çekilen anestezili MR sonucunda) , 3 yaş altı çocuklarda viral enfeksiyon sonrası omuriliklere yerleşen iltihaplanma sebebiyle oluşan “akut serebral ataksi” yönünde olduğunu ve yürüyememesinin geçici bir durum olduğunu öğrendiğimizdeki tarifi imkansız rahatlama, hemen akabinde buna hızlıca gölge düşüren “her şeye rağmen ya bir daha olursa?” endişesi… Bu olayın hemen öncesinde yaşadığım ve biraz daha geç kalınsa beni ölümle burun buruna getirecek olan talihsiz bir dış gebelik, o anda düşündüğüm tek şeyin “evladımı annesiz bırakma” duygusu ve bunun çaresizliğinin ne kadar gerçekçi olduğu… O yaz yaşananlar, benim için psikolojik ve sosyolojik boyutlarından öte, insan hayatında gerçekten “sağlıklı olma” ve hayatına “sağlık ve güvenlik içerisinde” devam edebilme dışında önemli hiçbir şey olmadığı gerçeğiyle daha da fazla yüzleşmemi sağladı. İnsan radikal kararlarını da böyle plansız yüzleşmelerden hemen sonra alıyor belki de. En azından benim için öyle oldu.

Siz hiç İstanbul’a gidip Ankara’ya geri dönen birilerini duydunuz mu?

Benim durumum da tıpkı 2011 yılı yapımı Ömer Faruk Sorak’ın yönetmeni olduğu “Aşk Tesadüfleri Sever” filmindeki bu repliğe benziyor.

Ankara’da doğmuş, bütün çocukluğu, gençliği, öğrenim hayatı Ankara’da geçmiş olan kızı ile annesi arasında, İstanbul’a gittiğinde işlerin yolunda gitmemesi ihtimali hakkında konuşurlarken geçen bir replik bu.

Benim hikayemde annemin bana söylemiş olduğu böyle bir söz yok ama söyleseydi bile, bir gün bunun olacağına kendisi de inanmazdı, eminim.

17 sene önce pek çok Ankara’lı gibi iş vesilesiyle geldiğim, pek çok kurumsal firmada beyaz yakalı köleler misali çalıştığım, evlenip boşandığım, aşkın her halini dibine kadar yaşadığım, dilediğim gibi gezip tozup sadece kendi kendime hesap verdiğim, çok paralar kazandığım, çok seferler parasız kaldığım, süründüğüm, istediğim zaman, istediğim insanlarla, istediğim şeyleri yapabildiğim, yeniden evlendiğim, sonrasında anne olduğum, beni “ben” yapan ve de bu anlamda çok şey borçlu olduğum İstanbul’a, biz de ailecek veda etmeye karar verdik.

Kazandığımızın harcadığımızla aynı oranlı gittiği (ki çok şükür azınlık şanslılardan olduğumuzu düşündük hep), sabah evden çıkarken çekik gözlü bir kadına ufacık çocuğumuzu, canımızı, en kıymetlimizi emanet ettiğimiz, diğer yakada işimiz olduğunda, “çocuk hastalanmış, şimdi 3 saatte köprüyü geçip eve nasıl geri dönerim”, “kimi arasam da atlayıp gitse” şeklinde endişelere her zaman arkamızı dönüp gidemediğimiz, böyle bir durumda iki eli kanda olsa yardımımıza koşacak bir elin parmağını geçmeyen insanlar dışında bizden uzakta yaşayan (çok şükür hala daha elleri ayakları tutan, sağlıkları yerinde olan) anneanne, babaanne ve dedeleri sanki her an hazır olmak zorundalarmış gibi ve de anında oraya ışınlanacak durumdalarmış gibi “gellll” diye aramak zorunda kaldığımız, “madem bu çileyi çekiyoruz, bari güzelliklerinden de azıcık faydalanalım” deyip tek çalışmadığımız zaman olan haftasonunda çocuğumuzu alıp bir parka götürmek, eş dostla bir ev oturmasına kalkışmak ya da es kaza deniz kenarına inip bir kahvaltı keyfi yapmak gibi “son derece lüks” kaçan (!) durumların, herkesin aynı anda aynı şeyi yapması ve de trafik çilesi dolayısıyla işkence bazlı projeler haline dönüştüğü bir ortamda, nasıl çılgın ve kaotik bir yaşam sürdüğümüzü insan içindeyken fark etmiyormuş, bunu anladım.

İstanbul’dan sıtkı sıyrılanlar ya da metropol yaşantısından koparak sahil kasabalarına sessizce göç etme sevdasında olanların sayısı gittikçe artıyor. En azından benim çevremde bildiğim, duyduğum, gözlemlediğim bu. Bir çok insan artık hayatını sadeleştirmek veya daha basit hayatlara dönüştürerek daha huzurlu ve mutlu yaşamanın peşinde. Sanırım olay, bunu sürekli konuşup dillendirmekten daha fazlasına cesaret etmek, hatta bunun için aksiyon alabilmekte.

Ben bunu yaptım. Kocamı, çocuğumu ve içi güzelliklerle dolu olan bütün anılarımı alıp gittim.

Ne yazık ki artık neresinde daha güvenli ve barış içerisinde yaşayacağımızı dahi kestiremediğimiz bu vatan topraklarında, doğduğum, bildiğim ve çocuğumu gerçekten “en çok” sevenlerin olduğu yere geri döndüm.

Gittiğim yer, balıkçılık yaparak veya yazı yazarak geçimimizi sağlayacak küçüklükte bir kıyı kasabasında doğal bir hayat değildi elbet. En nihayetinde beton binalarla çevrili, doğadan uzak, yine aynı beyaz yakalıların koşuşturduğu bir başka metropoldü, Ankara. Tüm siyasi karmaşası ve de gri havasını da içine alarak. Ama önemli değildi. Bir gün, bir şekilde öleceksem de, bir trafik kazasında, bir patlamada, “dönüşe dönüşe bitemeyen kent evleri inşaatları”nın birinden tepeme düşen bir maddeyle, bir depremde ya da bir gün ağaçlar kesilmesin diye yürürken, “öldüğüm yer doğduğum yer olsun, Ankara’m olsun” dedim.

Siz hiç İstanbul’a gidip Ankara’ya geri dönen gördünüz mü, bilmiyorum.

Ben biliyorum.
Her yeni güne, iyi ki de yapmışım diye uyanan…

Selin Artun Taş

3 YORUMLAR

  1. Çok etkilendim. Hoşgeldin ve iyi ki geldin canım arkadaşım. Allah bizi sevdiklerimizden ayırmasın , sağlıklı bir ömrümüz olsun inşallah…

  2. Evet bir de ben varım Ankara’dan İstanbul’a gidip sonra geri dönen. 17 yıl geçmiş dile kolay. Hiç görmemiştim İstanbul’u ama nedense bir ön yargım vardı, sevmezdim İstanbul’u! Birgün abim hadi İstanbul’a taşınıyoruz hep beraber dediğinde ağlayarak gitmiştim. Neyse ki işimi ayarlayabilmiştim, Yeşilköy’de yeni açılan mağazaya transfer oldum. Hergün Ankara’ya dönme hayali kurarken bir baktım alışmışım, akşamları Bakırköy’de arkadaşlarla olmaya, Dolmabahçe’de çay içmeye, Feriköy’den Taksim’e yürürken o hareketli yollara, İstiklal’in büyüsüne… İki yıl sonra dönme vakti geldiğin de yine ağlaya ağla dönmüştüm.
    Bugün İstanbul daha keşmekeş belki, yaşamak daha zor belki ama birgün bende İstanbul’a döneceğim ?

BİR CEVAP BIRAK