Şimdi herkesten çok sana ihtiyacımız var.

Şimdi herkesten çok sana ihtiyacımız var.

557
0
PAYLAŞ

Kalbim, ruhum, aklım sıkıştı… Söyleyecek söz bulamadım bir türlü ne kendime ne de kimseye… Bir yük üzerimdeki… Bana inananların, onları götüreceğim yerlerde başlarına ne geleceğini bilmedikleri bir inançla bana baktıklarını gördüm.

Dedim ki: Hepimiz beraberiz, dünyaya faydalı olmak istiyoruz, böyle bir dünya hayal ediyoruz. Her nasılsa, “İnsana hizmet etmekten daha üst bir amaç yoktur” diyorum ve bana inanıyorlar. Hizmet ediyorlar; hizmet ediyoruz. Korkuyorum, hatta titriyorum. Ya istedikleri, hayal ettikleri, gönüllerinde ateş olan yerlere onları götüremezsem?

Omuzlarım çöküyor, o kadar ağır ki… Her söylediğim söz sanki ayağıma yeni bir pranga yüklüyor. İnanıyorlar bana, beni lider olarak görüyorlar, ancak kalabalık büyüdükçe benim omuzlarımdaki yük artıyor sanki. Bazen başım dönüyor ve kendi kendime yeniden soruyorum.

Ya onları istedikleri yere götüremezsem? Kim verdi şimdi bu misyonu bana? Yaşıyoruz işte üç beş günlük dünyada; istediklerimi yapabilecek durumdayım. İstediğim her şeye ulaşabilecek gücü hissediyorum içimde ama acaba onların istediklerini yapmalarını sağlayabilir miyim?

Sonra yeniden soruyorum kendime: Ya onları istedikleri yere götüremezsem? Ben ne istiyorum? Onların istediği benimle aynı mı? Başım dönüyor, ağırlaştıkça ağırlaşan omuzlarım zaten zorla taşıdıkları başımı yere eğiyorlar. Hayır dik tutmalıyım başımı eğersem bana inanmazlar. Hadi bir gayret daha… Onlar için, kendim için… Ne istiyorum ben bu ağırlıktan? Tüm bunlar neden mutlu etmiyorlar beni? Neden bu ağırlığı bırakamıyorum?

Biliyorum bir şey eksik, inanıyorum ama başkaları için inanmak onları inandırmak o kadar zor ki… Onları hayal kırıklığına uğratabileceğimi düşünmek bile korkuların en güçlüsü… Daha büyük bir korku bilmedim ben hayatımda… Hangi güç çekiyor beni bu savaşa, onlara katma değer yaratma isteğine? Bir çocuğum var, ama bin çocuğum, milyon çocuğum var gibi hissediyorum. Etrafımda yer alan iktidar, güç, hırs, kıskançlık o kadar fazla ki, benim geçmişte istediğimi düşündüğüm şeyi istiyorlar.

Anlayacaklar meselenin bu olmadığını, anlayacaklar hayatın bundan ibaret olmadığını… Daha büyük erdem mi var şefkatten başka? Sadece millet değil, tüm insanlık, hatta tüm canlılara şefkat… Her bir karınca ya da bir yerdeki peygamberdevesini nedir üstün kılan diğerine?

Yorgunum, çok yorgunum… Kalbim ağrıyor, küçükken hatırlarım annemin bana “Senin büyük bir kalbin olacak dediğini”, ben de ona: “Anne kalbim daha da büyürse diğer organlarım vücuduma nasıl sığar?” dediğimde bana; “Kalbin de büyüyecek, vücudun da büyüyecek” dediğini. “Kalbin büyüdükçe daha mutlu olursun” demişti, ben de sevinmiştim yeni bir oyuncak yapmış gibi. Kalbim büyüdü mü bilmem ama tekliyor işte… Doktorun bana söylediğini de unutmam. “Çalışan demir ışıldar dedik ama bu kadar da çalışmamalı bir kalp” Ben de benim kalbim büyük bilirim daha çok çalışır dedim ama boynumu eğmemeliyim işte. Başımı dik tutmalıyım.

43 yıl oldu onu kaybettiğimden beri, mutlu da göremedim. Küçükken çok mutluydu sonra baba dediğimde hep yüzüme endişeli baktı… Yine hissetmek istiyorum hafifliği tam da babamın işlerinin kötü gitmediği zamanlardaki gibi. Rum yağmacıların babamın kerestelerini yaktıkları zamanı hatırlarım. Nasıl korktuğunu… Hatta bizi korumak için eşkıyalara haraç vermediğinde, doğruyu yapmakla bizi kurtarmak için hissettiği o ağırlığı. Babamı öldüren bu yük, bendeki miydi? Beni de öldürür müydü? İnsanı, insanlığı kimden korumak için uğraşıyordum? Yine insandan değil mi?

Başım dik olacak, hep dik… Tek bir insanın bile umutlarını yitip gitmeyeceği kadar dik olacak başım. Öyle bir dik olacak ki, en küçük umutsuzluk kaybolacak, gözlerim ışıl ışıl olacak… Başkalarının gözleri ışıl ışıl parlayana kadar devam edeceğim.

Dört duvar bana bakar…

Benden bir talebi varmış gibi…

Ne versem de değişmez…

Ne benledir ne bensiz…

Kim yalnız bıraktı beni…

Kim bir omuz vermedi ağrıtmaya…

Kim bıraktı beni…

Babalığı öğrenemeden…

Kimin babası oldum…

Bu omuz taşır mı fazlasını…

Yük ağır…

Yük ağırdan da ağır…

Bir ferahı var bilirim yükün…

Kalbim mi büyüdü, vücudum büyümeden? Yoksa yükün bu kadar ağır olacağını söylememiş miydi annem? Belki bir kadeh daha… Doktorlara da fark ettirmem… Kalkarım ayağa… Derim ki ben Mustafa Kemal, ben taşımazsam kim taşır bunu? Kime veririm bu yükü? Kimin kalbine, kimin gönlüne, kimin omzuna?

Bir gün dersem, bir gün babamı özlersem, ona taşımanın ne kadar zor olduğunu anlatmak istersem… Bırakabilirsem bu yükü… Öğüt istersem, inmiş omuzlarıma bir el koymasını istersem…

Ya onları istedikleri yere götüremezsem? diye düşünmeyi bırakırsam… Gideceğim yeri biliyorum. Yavaş gideceğimi biliyorum, daha yapacaklarım var… Beni okuyanın yapacakları olduğu gibi… Beni okuyanın omuzlarına bölüneceğim gibi… Ben olacaklar gibi… Babasızlar gibi… Babaların onların yanında olacakları gün gibi…

Sevgili Umut, eğer bir lider omuzlarında ağırlık hissetmiyorsa, dökülmüyorsa bir damla gözyaşı yalnızken bu ağrıdan… Hizmet etmek yerine hizmet alıyorsa… Lider değildir. Sen omuzlarını aşağı düşürme, kimse bilmeyecek bu ağırlığı, sadece paylaşanlar bilecek… Ancak taşındığında beraber bu yük, herkes feraha erecek… Benim omuzlarımdaki ağırlık bölüşüldüğünde kalbimiz hep beraber büyüyecek vücudumuzla beraber. Unutma cesaret korkmamak değildir, cesaret omuzlarında güç olduğuna inanıp yükün altına girmektir, korkusuzca değil titreyerek… Sen zannetme 12 yaşındaki Hasan’ı ciğerlerin kesilmeden, bıçağın ucunun iliğine kadar değdiğini hissetmeden ölüme gönderebileceğini, sakın tahayyül etme Reşat şarapnelle öldüğünde gözlerini şarapneller dolduruyormuşçasına bir gece bile uyuyacağını… Unutma lider doğmaz kimse eğer kral ya da padişah değilse, lider olur korkarak, titreyerek ama fark ettirmeden, istemeden, düşünmeden, hatta bilmeden…

BİR CEVAP BIRAK