Sevmek & Sevilmek

Sevmek & Sevilmek

219
0
PAYLAŞ

İnsanın, bir başkası tarafından sevildiğinin farkına varması sevindirici olabileceği gibi birden korkutabilir de. Neden sevildiğinden emin olamayınca, ne yapıp sevgiyi hak ettiğini anlayamayınca, hak etmediği bir şeye sahip olmuş gibi hisseder.

Çoğu ilişkide, Marksist bir durum gelip dayanır kapıya mutlaka (genelde aşkın karşılıklı olduğu anlaşıldığı anda) ve nasıl sonuçlanacağı, insanın kendi kendine duyduğu sevgi ile nefret arasındaki dengeye bağlıdır. Kendi kendine duyulan nefret ağır basıyorsa, aşkına karşılık bulan taraf (şu ya da bu nedenle) ötekinin kendisine layık olmadığını söyleyecektir (layık değildir çünkü kendisinden daha iyi birisiyle ilişkiye girmiştir). Ama kendi kendine duyulan sevgi ağır basarsa, her iki taraf da aşklarına karşılık bulmanın karşısındakini alçalttığını düşünmeden, karşısındakinin gerçekten sevilesi olduğunu kabullenebilir.

Aşka şüpheyle bakanlar, bu duygunun insanlar arasındaki farklılıkları yok edip, tarafların birbiri içinde eriyerek neredeyse tek kişiye dönüşebilmesini eleştirirler haklı olarak. Bu şüphe, benzerliklerin farklılıklardan daha kolay kabullenilir olmasından kaynaklanır (tanıdık olanı yeniden keşfetmemiz gerekmez), çünkü tanıdık olanı keşfetmeye yelteniriz, bizi tedirgin edene yüzümüzü döneriz genelde. Yani aslında duyduğumuz aşkı yetersiz malzeme üzerine temellendirir, bu cehaleti de arzularla örtmeye çalışırız. Oysa aşkı eleştirenlerin de işaret ettiği gibi, zaman bize gövdelerimizi ayıran tenin yalnızca fiziksel bir sinir olmadığını, aşmaya çabalamanın gereksiz olduğu daha derin, psikolojik ayrımların taşıyıcısı olduğunu gösterir. Dolayısıyla, olgun insan ilk görüşte aşık olmaz. aşık olmak, insanın atlayacağı suyun ne kadar derin olduğunun bilincinde olmasıyla başlar.

Aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa, bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır.

Mutluluk ender rastlanan bir olgu olduğundan, kabullenmesi de yoğun bir korku ve kaygıyla birlikte gelir. Dolayısıyla, bilincinde olmadan belki, biz mutluluğu hep anılarda ya da beklentilerimizde aramaya yönelmişiz. Mutluluğu yakalamak her ne kadar temel bir hedef de olsa, ancak uzak bir gelecekte belki yakalanabileceği inancıyla beliren bir hedef. Doğal yaşam içinde belki aşkın içinde hissedilen duygular, işte bu inanca meydan okuyordu.

Neden böyle yaşıyorduk ki? Yaşamdan sonrasına dair rahat inancın ardına sığınmak yerine şimdiki zamandan zevk almak, kendimizi mükemmel olmayan ve üstelik tehlikeli biçimde ölümlü de olan bir gerçeğe adamak anlamına geliyordu çünkü. Gelecek zaman kipinde yaşamak, bugüne benzemeyen ideal bir gelecek adına bizi tehdit eden durumlara bağlanma gereksiniminden kurtarıyordu bizi. Yaşamı, yaşamdan çok daha güzel bir cennetin başlangıç evresi olarak gören kimi dinlerdeki inançlara benziyordu bu. Tatillere, partilere, işe ve belki aşka olan yaklaşımımız bu olumsuzluk inancını taşıyordu, bu gibi olguların sonlanacağını görmeyecektik sanki – ve dolayısıyla bunlardan bir ders de çıkarmıyorduk. Sonuçta, rahattı işte gelecek zaman kipinde yaşamak: şimdiki zamanın gerçekliğini hissetmemizi engellediği gibi, birbirimizi sevmemenin ille de ölmek anlamına gelmesini önlüyordu.

ALAIN DE BOTTON

 

BİR CEVAP BIRAK