Sevgi Tanecikleri 

Sevgi Tanecikleri 

149
0
PAYLAŞ

Hansel ve Gratel yollarını tekrar bulabilmek için serpmişlerdi o kırıntıları yollara. Günlerdir aklımda bir sahne, bir resim var. Biz, içimizdeki sevgi taneciklerini nerelere, hangi yollardan geçerken, nasıl serptik?
Yıllardır kitap reyonlarında, en çok satanlar rafında ‘sevme sanatı’, ‘sevgiyi seçmek’, ‘sevmeyi öğrenmek’, ‘ustaca sevmek’ gibi çeşit çeşit kitaplar… Bazıları gerçekten de güzel.

Bütün bunları düşünürken, aklıma düşen sorular şunlar:
-‘Sevmek’ ne zamandan beri sanat oldu? Bu sanata yeteneği olanlar sevme işini iyi icra edecek, yeteneksiz olanlar beceremeyecek mi?

-‘Sevmek’ ne zaman çabalanacak, uğraşılacak, öğrenilecek, üzerine çalışılacak bir iş oldu, aranıp da tekrar bulunacak kayıp oldu?

Geri dönüp, aranıp taranıp bulunması zor bir şeymiş gibi. Evet çok kıymetli ama zor mu? Yok mu da bulacağız? Nereye gitti, hangi yola saçıldı?

Sevgi doğalken, bedavayken, yaprağın dokusu nasıl ona has, ona aitse, sevgi de zaten bizim dokumuzda, doğamızdayken, ne zamandan beri bu işi öğrenmemiz gerekiyor? Bildiğim şeyi bilmeyip tekrar mı öğreneceğim?

Nerelere bıraktık sevgi taneciklerini? Nerelerde, hangi dönemeçlerde düşürdük cebimizden?

Güvenimizin yıkıldığı o anda mı, hani o kocaman hayal kırıklığında mı, kandırıldığımızı, aldatıldığımızı öğrendiğimiz, yıkıldığımız o anda mı, kızgınlığımızda mı, nerelere döküldü sevgi kırıntıları? Peki ya cebimizde, gönlümüzde ne kadarı kaldı? Kar mı bu, güneşte eriyor?

Para değil ki harcadıkça bitsin, kilo değil ki verdikçe azalsın.

Peki ya Hansel ve Gratel gibi o yolu geri yürürken yerden toplama ihtimalimiz olur mu?

Hiç kimse kusursuz doğmuyor elbette ama sevgisiz de doğmadığı kesin. Hatalarımız var, daha sinirli olanlarımız, daha alıngan, daha kırılgan, daha kaba, daha kırıcı olanlarımız var. Herkesin kendine has değerleri, inandıkları, kendi yapısı, rotası var. Peki ama ya sevgisizlik? Bir çırpıda ‘nefret ediyorum bu adamdan’ deyiveren birini duydunuz mu hiç? Nasıl bu kadar kolay çıkıveriyor ağızdan?

Etrafımız, sevmeyi bize tekrar öğretmek için çabalayan o kadar çok kaynakla çevrildi ki, ben de şimdi bunları yazarken ‘banal’ bir şey mi söylüyorum acaba diye düşünmeden edemiyorum. Ama hayır. Sevgi kadar temel bir şey yok; insana, hayvana, doğaya sevgi…Aslında sevgiyi böyle türlere cinslere ayırmak bile doğasına doğallığına aykırı gelmiyor mu?

Herkesi ve her şeyi de kayıtsız şartsız sevmek zorunda değiliz elbette. Ama bu işi de en baştan öğrenecek değiliz. Olmamalıyız. Sevsek n’olur?
Konu ciddi, insanlar birbirini öldürüyor, dünya birbirine girdi.

En büyük zenginliğimizi tekrar keşfetme çabasında olmamız ağrıma gidiyor.
Beni bir nebze avutan şu: tanımların, tariflerin kelimelerin biraz birbirine karıştığını düşünmek. Hayat arkadaşımızla tartışırken ‘sevmiyorum seni, hatta nefret ediyorum’ derken belki de sana çok kırgınım, kızgınım, kalbim kırık, üzgünüm demeye çalışıyoruz… Belki sadece duyguların tercümesi yanlış çıkıyordur ağızdan. Mesela bizi tırmalayan kediye bakıp bakıp ‘kedileri sevmiyorum’ derken belki de tekrar tırmalanmaktan korkuyoruz sadece. Aksi halde bizi kızdıran sevgiliyi, zam yapmayan müdürü, yaramaz çocuğu, havlayan köpekleri sevmiyor olmak biraz fazla değil mi?

O zaman duygumuzu daha doğru ifade etmek işe yarar mı acaba? Dil nasıl konuşursa, kulak nasıl duyarsa, öyle alışır belki gönül de… Sevgisizlik lafına da alışılmamış olur, dillere pelesenk olmaktan kurtulur belki. Tam da ‘seni sevmiyorum’ derken gönlümüzün tercümesine bir bakış atsak ve o da bize suflörlük yapsa, sevmiyorum yerine, ‘sana çok kırgınım, çok kızgınım’ diyebilsek…

Hadi gelin toplayalım düşen sevgi taneciklerini. O kaynak bizim, tekrar zenginleşelim, büyüyelim, tamamlanalım.
Bir başka çözüm de çocuklara, bebeklere bakıp onlara sarılmak olabilir mi? Gelin onlardan ilham alıp kendimizi, özümüzü, sevgiyi hatırlayalım.
Ne dersiniz?

Zeynep TUNÇER

BİR CEVAP BIRAK