Sen dostumsun…

Sen dostumsun…

264
0
PAYLAŞ

‘Unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü
Sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları
Sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi
Kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları
Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
Bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam
Her akşam mektup yazarım dağlar kadar
Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun
Unutma dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim!’

Ahmet Telli’nin bu dizeleri ile başlamak istedim söze. Zira, dostluk kavramını çok güzel dillendirmiştir. Dost olabilmek, dost kalabilmek, öylesine önemlidir ki, kişi varlığını güçlü kılar bu sayede.

Dost olmak, biz insanoğlunun varoluşundan itibaren, diğer canlılara karşı, daha güçlü oluşumuzun en önemli yapı taşlarından biri olmuştur. Kurulan sosyalleşme ortamı, önce küçük gruplar halinde yaşamaya, sonrada büyük medeniyetlere dönüşmemizi sağlamıştır. Öyle ki, küçük gruplar halinde yaşarken, sosyal bağları en kuvvetli olanlar, bir süre sonra diğer küçük ama bağları kuvvetli olmayanlara oranla, daha gelişmiş ve daha üretken olmayı başarmıştır.

Peki, neydi bu güçlü sosyal bağ dediğimiz, doğduğumuz andan itibaren, üç ana duygu için varoluşumuzu sürdürüyoruz. Bunlar; sevilme ihtiyacı, beğenilme ihtiyacı ve var olma bilinci, yani varsın, buradasın farkındalığı. Bunlardan birinden yoksun kaldığımızda, kendimizi değersiz hissediyor ve içsel bir çöküntü yaşıyoruz. İşte güçlü sosyal bağ ağı kurmak, yani sizi tanıyan, anlayan, olduğunuz gibi seven, yargılamayan, güvenebileceğiniz birilerinin varlığı, kendi varlığımızı güçlendirirken, hayata karşı duruşumuzu dikleştiriyor. Daha mutlu, daha üretken bireyler oluyoruz.

Dost olmak, dost kalabilmek bu kadar önemliyken, bizler, gelişen teknoloji ve değişen yaşam düzenleri ile birlikte neden yalnızlaşıyoruz? Bu gerçekten de bilinçli bir tercih mi? Bilinçli bir tercih olsaydı eğer, bu kadar mutsuz, depresyonda ya da yaralı ve çaresiz insan olur muydu? Tamamen rüzgâra kapılıp giden yapraklar gibi, sistemin bize dayattıklarına karşı duramamış bir hal ise bu, yani bilinçsizce bu hale geldi isek, ne yapmalı, nasıl yapmalı ki bu konudaki farkındalığımızı ortaya çıkaralım?

Şimdi, bu satırları okurken, sizden bir şey yapmanızı rica ediyorum. Uçakta olduğunuzu ve uçağın düşmek üzere olduğu anonsunun yapıldığı anda olduğunuzu düşünün. Kurtuluşunuzun imkânsız olduğu söyleniyor, hostes hepinize birer kâğıt kalem dağıtıyor ve son sözlerinizi yazabileceğinizi belirtiyor. Yazdıklarınızın kara kutunun içine konacağını ve sizden sonrakilerin okuyabileceğini söylüyor. Ne yazardınız? Kimlere yazardınız? En çok neleri yapamadığınız için pişmanlık duyardınız? Hayatınız filim şeridi gibi( eski bir sinema repliği olsa da severim bu deyimi) geçerken, hangi fotoğraflar gelir gözünüzün önüne?

İşte bu son ana geldiğimizde, öyle bir hayat yaşamış olalım ki, keşkeler değil, iyi kiler ile dolu olsun. Dostlarımıza, sevdiklerimize daha çok vakit ayıralım. Yargılamadan, olduğu gibi sevelim ve ihtiyacı olduğu her an gerçek bir merak ile dinleyelim. Yüz yüze olalım daha çok, dokunalım, sarılalım… Geçmiş, muhteşem anılar toplamı olsun. Çaresiz hissettiğimizde güven ile yardım isteyelim ya da yardıma koşalım hiç düşünmeden.

Hiç kimse mükemmel değildir! Ve herkes mükemmeldir!
Sevgi, umut ve barış ile…

Buket Özbek
Yaşam ve Öğrenci Koçu
NLP Master

BİR CEVAP BIRAK