SATRANÇ… SADECE BİR OYUN DEĞİLDİR!

SATRANÇ… SADECE BİR OYUN DEĞİLDİR!

163
0
PAYLAŞ

Bütün oyunların hayatımızda önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Onlar sadece eğlence değil, insanın iç dünyasının bir yansımasından ortaya çıkan bir öğretmen adeta. Benim hayatımın oyunu ise satranç.

İlkokul çağlarımdan başlayarak uzun yıllar profesyonel olarak satranç oynadım. Bu süreç üniversiteyi bitirene kadar devam etti, sonrasında satrancın hayatımdaki yeri hobi boyutuna geçti ama hayatta bana öğrettikleri ders niteliğindeydi.

O günlerden hatıra olarak kalan ve bana çok şey öğreten bir anımdan kısaca bahsetmek istiyorum. Üniversitede okurken, okul takımı ile Üniversiteler arası Satranç turnuvasına katılmıştık. Turnuvanın, bulunduğumuz ilden farklı bir yerde olmasının verdiği “hava değişimi” ferahlığı ile insanın içi huzurla doluyor, aynı zamanda ortama yayılan keyifle karışık gurur duygusu hepimizin yüzünü güldürüyordu. Kaldığımız otel deniz kenarında, turnuvanın yapılacağı salona yürüme mesafesi uzaklığındaydı. Hava mis gibi deniz kokusu, zihnim en sevdiğim şey olan “Satranç” ile doluydu. O yıllarda çok severek oynadığım için bu sporda kendimi iddialı görüyordum. Kendime olan inancım, özgüvenim bir hayli yüksekti.

Otele vardıktan 1 gün sonra turnuva başlıyor ve takip eden 5 gün boyunca aralıksız devam ediyordu. Maçlar başladı, ilk 2 maçımı kazandım. Üçüncü maçımı yapacağım güne gelmeden önce her maç öncesinde olduğu gibi rakibim hakkında önden bilgi toplamaya başladım.

Edindiğim bilgilere göre, rakibimin ilk resmi turnuvasıydı ve satrançta uzun bir mazisi yoktu. O ana kadarki 2 maçını da kaybetmişti. 2 mağlubiyet ile başlamak motivasyon ve kendine güvenini zayıflatmış, oynadığı maçlara tedirgin bir duruş ile çıkmasına neden olmaya başlamıştı. Böyle bir rakiple karşılaşmayı “Kolay” kelimesi ile tanımlamıştım.

Maç saati geldi ve oyuna başladık, her şey olması gerektiği gibi gidiyordu. Bütün oyun benim kontrolümde, taşlarımın hakimiyetinde ilerliyordu. İlk yarım saatten sonra, oyunda stratejik olarak üstünlük kurmanın verdiği rahatlık ile hamlelerimi yaptıktan sonra masadan kalkıp oyun salonunda dolaşmaya, diğer masalarda oynanan oyunları da kendim oynuyormuş gibi takip etmeye başladım. Tekrar masama döndüğümde rakibim oynamış oluyor ve ben tekrar doğru hamleyi bir çırpıda yapıp tekrar masadan kalkıp dolaşmaya başlıyordum. Bu şekilde 1 saati geride bıraktık. Ben, rakibime dair önden edindiğim bilgilerin verdiği rahatlık ile hamlelerimi ileriyi çok hesaplamadan, az düşünerek yapıyordum. Rakibim ise çok düşünüyordu. Onun uzun düşünmesi bende sıkkınlık oluşturmuş, oyundan iyice kopmama sebep olmuştu. Açıkçası çok fazla önem vermemiştim, amacım bir an önce maçı kazanıp otele geri dönmekti. Bu algı ile yine fazla düşünmeden hamlemi yaptım ve masadan kalktım. Döndüğümde ise bir taş geriye düştüğümü gördüm. “Kolay” gördüğüm rakibimden bir taş geriye düşmüş, oyunu önde götürürken bir anda mağlubiyete yakın taraf olmuştum. Hiç beklemediğim bir şey olduğu için motivasyonum da kaybolmuştu. Yaşadığım şok ile bir süre oyuna konsantre olamadım. Hatasız ve yeni bir strateji geliştirerek oyunu tekrar lehime çevirmeliydim. O dakikaya kadar 1 saatte kazanırım gözüyle baktığım maçın 5 saate kadar uzayacağı aklımın ucundan bile geçmemişti…

Burada satranca dair ufak bir bilgi paylaşımı yapmak istiyorum; oyun, siyah ve beyaz taşların belli kurallar çerçevesinde, strateji geliştirerek birbirini yenme üzerine kurulmuştur. Her iki takımda da eşit sayıda taş vardır ve her bir taşın farklı hareketi vardır. Dolayısıyla rakibiniz karşısında bir taş geriye düşmek oyunu kazanıp kazanmamanıza ciddi bir etkide bulunabilir.

Ben o maçta bir taş geriye düşmüştüm. Taşlarımın tahtadaki konumlanması da savunmaya dönmüştü. O dakikadan itibaren masadan hiç kalkmadım, gözüm sadece satranç tahtasına ve rakibimin yüzündeki mimiklere odaklıydı (Satranç tamamen sessiz bir ortamda oynanır ve tahtada verilen savaşın yanı sıra oyuncular, psikolojik savaş da verirler. Bu sebeple rakibinizin beden dili, yüz mimikleri bazen size çok fazla şey anlatır). Rakibimin her hareketini özenle izleme amacım, onun üzerinde psikolojik baskı kurarak hatalı hamle yapmasını sağlamaktı. Ancak o da üstün taraf olduğunun farkına varmıştı, bu sefer masadan kalkıp dolaşma sırası ondaydı.

Maç uzadıkça uzadı, etrafımızdaki diğer maçlar bitti, herkes yavaş yavaş gitti. Sadece bizim maçımız devam ediyordu. Salonda rakibim, ben ve hakem kalmıştık. Kendi takım arkadaşlarımın hepsi otele dönmüştü bile. Ben ise bir yandan tahtanın üzerindeki taşlarımın can çekişmesini engellemeye çalışıyor, bir yandan da yorulmuş zihnimi ve bedenimi odakta tutmaya çalışıyordum. 5 saatin sonunda “Kolay” olarak tanımladığım maç “Yorucu” kelimesi ile yer değiştirerek bitti. Rakibimle el sıkıştık, çok keyifli bir maç olduğunu birbirimize söyledik ve ikimiz de otellerimize gitmek üzere ayrıldık.

Salondan çıkarken saat gece yarısını geçmişti. Otele dönmek için yürümek zorundaydım. Zifiri karanlıkta tek başıma, sessizliğin hakim olduğu gecede yürürken aklımdan şunlar geçiyordu; ‘Ben ne yaptım?’

Bugün bile o maçı çok net hatırlıyorum. Sorduğum sorunun cevabı ise hikayenin her bir saniyesinde saklı.

Ne yaptım?
Rakibim hakkında önden bilgi toplayıp, ona dair bazı ön yargılar edindim. Kendi satranç tecrübemin getirdiği bilirkişilik ve rakibime dair edindiğim yargılar, maç henüz başlamadan bile beni kendi gözümde galip yaptı. Bu psikoloji rakibime değer vermemeye neden oldu ve hata yapma olasılığım arttı.

Ne öğrendim?
Deneyime veya deneyimsizliğe göre kendime ve insanlara dair yargılar geliştirmemeyi, her insanın kendi içinde çok özel güçleri olduğunu, sadece doğru yerde doğru zamanda o güçleri kullanması gerektiğini keşfettim.

Önemsenmenin ve önemsemenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim.

Herkesin değerli olduğunu öğrendim.

Anlık bir kararın bütün hayatı etkileyebileceğini ve karar alırken birçok bakış açısından bakmak gerektiğini öğrendim.

Kaybetmenin çok kolay, kazanmanın ise; sabır, motivasyon, emek, istek, tutku olduğu takdirde elde edilebileceğini öğrendim.

Satrancın bana kattıklarını sayfalarca yazsam da bitiremem herhalde. Bazen “Oyun işte, hayatta daha önemli şeyler var” deyip geçmemek gerekir…

Belki de oyunlara da hak ettikleri değeri vermek gerekir…

Maç skoruna gelince, kazandım…

Ceyda ILGAZ

BİR CEVAP BIRAK