Saçmalıyorsun…

Saçmalıyorsun…

138
0
PAYLAŞ

“Saçmalıyorsun” dedi kendi kendine, gözlerini kapatıp derin bir nefes alarak…

Küçüklüğünden beri, pek harika bir uyku düzeni olmamıştı zaten ama son zamanlarda, neredeyse her gece uykusu kaçıyor, geceyarısı onu uyandıran sanki yattığı odaymış gibi, hızla yatağından kalkıp, üzerine o çok sevdiği sarı hırkasını alıp, çatı katına çıkıyor, penceresini sonuna kadar açıp, geceyi içine çekerek uzun uzun dışarıya bakıyordu. Sonra, kırmızı minderli eskimiş koltuğuna bir çocuk gibi kıvrılıp yatıyor, çıplak ayaklarını karnına doğru çekip, uykusu gelmiş gözlerine inat direniyor, sabahın olmasını bekliyordu…

Ne garip… Hep çok geniş, ferah, bahçeli bir evi olsun istemiş; aydınlık bir salonu, bahçeye açılan bir mutfağı, çiçekleri, ve insanlarla dolup taşan bir evin hayalini kurmuş ama altı ay önce bu küçük dublex daireye mest olmuş, hemen tutup tek başına yaşamaya başlamıştı… Şimdi o dairenin çatı katı;

Bir süredir, kaçan uykularından saklandığı sığınağı olmuştu.

Karşı sokaktaki çocuk parkına bakan küçük ahşap penceresinden, gecenin yaşamdan uzak, sessiz karanlığını seyrederken, içinde kaybolduğu düşüncelerden ve her defasında kendini o sözle uzaklaştırıyordu: “Saçmalıyorsun”

Bu gece de öyle yapmıştı.

Oysa daha bu sabah, saçma sapan bir davranışta bulunduğunu itiraf eden bir iş arkadaşına şefkatle sarılıp, iltifatlara alışkın ela gözlerini kocaman açarak, “…Boşuna üzüyorsun kendini. Yaşarken saçmalamak lazım bazen, içindekileri bastırmadan, kusura musura bakılmasına aldırmadan…” diye teselli eden kendisi değil miydi?

Niye şimdi – hatta her defasında ve hayatının pek çok anında – “saçmalıyorsun” diye başlayan cümlelerle, kendini, düşüncelerinden, duygularından, isteklerinden, hayallerinden alıkoyuyor, uzaklaştırıyordu? Etrafındaki herkesi, neredeyse sonsuz bir anlayış ve şefkatle, olgunlukla kucaklarken kendine bunu niye yapamıyordu?

Pencereden uzaklaşırken, içinden tane tane gelen sesin bu sorularını yineledi zihninde… Koltuğa uzanarak, bu kez direnmeyip, karanlığa bulanmış bakışlarıyla gözlerini kapattı ve düşüncelerini gölgeleyen siyahın gözlerinden süzülüp gitmesine izin verdi.

Gözlerini tekrar açtığında ilk düşündüğü, otuz üç yaşına gelene kadar bu sözü kendine ne kadar sık tekrarladığı oldu… Ne acımasızca… Ne büyük haksızlıkla… Ve ne çaresizce…

Son zamanlarda, neredeyse her gece sıcak yatağından çıkıp çatı katına sığınmasına sebep olan da, “saçmalıyorsun” diyerek yıllarca kendi kendini durdurdukları, çözümleyemedikleri, gizledikleri, bastırdıkları, kaçtıkları değil miydi?

Her gece kimden ve nereye kaçıyordu? Gittiği her yerde kendisi yok muydu aslında?  Onu bu boşluğa sokan da, oradan kurtaracak olan da sadece ve sadece kendisi değil miydi?

Öyleydi, ama… O anda koltukta uzanmış tavana bakarken, içinde bir yerlerde çok derin bir acı hissetti…

Beş yaşlarında, küçük bir kız çocuğuydu… Anne ve babası boşanmış, işleri ve maddi imkansızlıklar dolayısıyla, başka çareleri olmadığı için ilkokul çağına kadar, onu Manisa’daki anneanne ve dedesinin yanına göndermişlerdi. O iki yıl boyunca, annesi ve babası sadece dört ya da beş defa gelebilmişti onu görmeye. O buluşmalarda, her defasında, “önce buluyor, kavuşuyor, sonra tekrar kaybediyordu” ve içi tarif edemediği şekilde yanıyordu… Her defasında, “beni de alın, gitmeyin” demek, ağlamak, yalvarmak, tepinmek istiyordu… Ama yapamıyor, içinden bir ses onu susturuyordu: “Saçmalıyorsun.”

Daha beş yaşındayken, masum ve çaresiz çocuk aklıyla, belki ailesini zor duruma sokmamak, belki duygularını terbiye etmek, belki de içindeki isyanı bastırmak ve o üzüntüye dayanmak için, kendini “saçmalıyorsun”lara hapsetmişti.

İçinde sakladığı çığlığa, gözyaşlarına, çocuk çaresizliğine kalkan olan o söz, sonraki yıllarda farkında olmadan tüm hayatına, seçimlerine, duygularına, ilişkilerine yansımıştı…

Gözlerinden yaşlar süzülürken, “artık o küçük kız çocuğu değilim” diyordu içinden. Evet, her çocuğun kayıtsız şartsız sevgiye ve ilgiye ihtiyacı vardı. Ama sevgiden yoksun kalmış çocukluğunun yasını, yeterince tutmamış mıydı? Kendini özgür bırakmanın zamanının çoktan geldiğinin farkındaydı.

Çocuklukta hiç yara almamış biri gibi olamayacağını o da çok iyi biliyordu. Ama yapabileceği şeyler olduğundan da emindi.

“Gerçeğimizi biraz olsun değiştirmemiz olası değil. Ama kendimizi değiştirebiliriz, onarabiliriz, kaybolan bütünlüğümüzü yeniden kazanabiliriz. Bunu bedenimizde biriken geçmişte olanlara ait bilgilere yakından bakmaya, onları bilincimize olabildiğince yaklaştırmaya karar vererek başarabiliriz” diyordu okuduğu bir kitapta…

Yapmak istediği tam da buydu. “Geçmişin kurbanı olmayı değil, geçmişle yaşayabilen huzurlu bir insana dönüşmek” istiyordu. Çocukluk öyküsünün hayatında açtığı yaraların farkında olan şanslı insanlardandı. Biraz destek, biraz da inanç ve çaba ile bunu başarabilirdi.

İnanıyordu… Aydınlanmaya başlayan günle birlikte içi de aydınlandı.

İşe gitmesine daha iki saat vardı. Kırmızı minderli koltuğundan kalkıp, yatak odasına gitti, yatağına girip yorganını sarılırcasına üzerine çekti… Gözleri yavaş yavaş kapanırken, “geçmişin hapishanesinden kurtulacağım” dedi içinden. Gözlerini kapatıp, derin bir nefes alarak devam etti:

“Merak etme küçük kız, saçmalamıyorsun.”

Ebru Ürer Şengül