Ölüm üzerine

Ölüm üzerine

96
0
PAYLAŞ

Son günlerde üst üste fazlaca ölüm haberi aldım maalesef.

Uzun süreçli, ani, beklenmedik veya öngörülen, sonuçta hepsinde bir “can” gitti ve o canları giden ailelerin yürekleri parçalara ayrıldı.

Her biri birbirinden değerli, çok sevdiğimiz pek çok güzel insanın, çok yakınımızdaki ailelerin acısına ortak olmaya çalışsak da, “bu, ne kadar mümkün olabilir?” diye çok daha fazla irdeliyorum şu günlerde…

“Acınızı paylaşıyoruz” desek de, son görevimizi yerine getirmek için yanlarında olsak da, nasıl anlayabiliriz ve paylaşabiliriz, nasıl “ortağı” olabiliriz o acının? Elbette kara gün dostu olmak, elinden geleni yapıyor olduğuna inanmak kötü değil, ancak günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda o acılı aileyi çaresizlik içinde izlediğimiz gerçeğinden başka bir şey kalmıyor elimizde ne yazık ki.

Bir yerlerde okumuştum, “bugünkü acı o zamanki mutluluğun bir parçası aynı zamanda” diye.. Ölümün doğal bir gerçek olduğunu bilsek , başımıza geldiği an bunu hatırlasak, rahatlayıp kaldığımız yerden devam mı edebileceğiz hemen? Bazı şeyleri bilmek, bazı şeylerin mutlak gerçekliğine inanmak neye, ne kadar yetecek ki böyle durumlarda? Gerçekten o mutluluğun bir parçası olsa da bu acı, kimse daha acı olanı hatırlamak, o acıda kalmayı seçmek istemeyecektir elbette. Hep güzel şeyleri gözümüzün önüne getirmeye çalışmamız, bunlardan beslenmemiz, hep “iyi an”lar biriktirme çabalarımız bundan değil mi zaten?

“Hayat kısa, hiçbir şeyi dert etmeye değmez” demeyeceğim bu noktada. Bunun yanlış olmasından değil, bazen çok da gerçekçi olamamasından ötürü.

Gerçekten böyle düşünebiliyor ve uygulamaya geçirebiliyor olsaydık, kimse kimseyle didişmez, hayatı dar etmez, hiçbir şeye üzülmezdi. Kulağa çok güzel geliyor belki, ancak hayatın gerçekliği karşısında bunu tam olarak yapabilmemiz pek mümkün değil. Olmamalı da kanaatimce. Çünkü bu, bizi biz yapan duyguların tümünü yok saymak anlamına da gelebilir bir noktada. Bir şey kalbimizi çok derinden kırdıysa, içimizi gerçekten acıttıysa ya da gözlerimizden akan yaşların önüne geçirtmediyse şayet, o zaman içeriden taşıp gelen bu duyguları da yaşamamız lazım. Bazen hayal kırıklığı, bazen öfke, bazen gönül kırgınlığı… Bu olumsuzluk barındıran duygular aynı zamanda gerçek duygularımız. Elbette seviyelerine göre bazı durumlarda ölçülü yaşamak daha iyi olabilir ancak iş , “kime” veya “neye” göre sebepleri makul, mantıksız, haklı ya da haksız bulduğumuz noktasına geldiğinde bu yargılamalar veya genellemeler çok doğru ve adaletli olmayabiliyor.

İyi ya da kötü pek çok duyguyu bir arada yaşayabilmek, bunların yarattığı sonuçların farkında olma ve sorumluluğunu alma yetisine sahip olabilmek bana göre daha önemli. Çocuklarımızı, “Alice Harikalar Diyarında” imiş gibi, sadece toz pembe bulutlarla kaplı bir gökyüzü altında yaşadığımızı anlatarak değil, hayatta acı-tatlı her duygunun olduğunu da öğreterek büyütmek kulağıma daha sağlıklı geliyor en azından. Onları hayata hazırlarken o hazırlıkta kastedilenlerin içinde bunların da bir miktar yeri olmalı sanırım. Elbette ki, gerekli durumlarda uzmanlardan da destek alınarak.

Ölümün doğallığı ve kaçınılmazlığı karşısında duramayız elbette, ancak “güzel” yaşamaya çalışmak, kendimiz ve etrafımız için “güzel” anılar biriktirmek, hayatı nasıl istiyorsak o şekilde geçirmek için gayret sarf etmek de bir seçim olabilir. En azından “bize düşenler” noktasında.

Selin Artun Taş

BİR CEVAP BIRAK