Ödülünü Eksilten Roman

Ödülünü Eksilten Roman

100
0
PAYLAŞ

Eleştirmenlik ağırlığı olması gereken bir sorumluluktur. Bunun farkında olanlar için olumsuzluk içeren eleştiriler, amaçlı da değilse, daha masumdur.

Belki küçük kırgınlıklara neden olur, ama aksaklıkları göstererek yazarın yolunu açarken, nitelikli edebiyata da hizmet etmiş olur. Eleştirmene kazandırdığı düşmanlıklar göze alındığında, öz saygının gölgesinde kalır.

Hak edilmemiş övgüler ise yazarda, yeterlilik duygusu uyandırarak bir anlamda gelişmesini önler. Hele ki bu övgü ödül boyutundaysa!  Sorguların, kuşkuların ardı kesilmez. Daha da acıklısı, sıradan yazar nitelikli ürün çabası yerine, etkili eş-dost kaygısına düşer. Ne yazdığı değil, kimi tanıdığı önemliyse neden emek harcasın? Acemi okursa, kendince şöyle bir çıkarsamada bulunur: “Ödüllüsü buysa, sıradanından tanrı korusun!” Bir gün gelir ki okuru olmayan bir edebiyatla yüzleşmek zorunda kalırız.

Bu uzun girişi, Erendiz Atasü’nün, “Orhan Kemal” ödüllü romanı “Dağın Öteki Yüzü” gerektirdi. Başladığım gibi sondan sürdüreceğim değerlendirmemi. Çünkü bana göre bu kitabın kaderinde; konusu, işlenişi, tekniği, kurgusu hatta dili değildir belirleyici olan; sonrasındaki gelişmelere borçludur yükselişini. Yazar da bunun bilincinde. Öyle olmasa okurla buluşmuş değerlendirme metinlerini, kitabın arka sayfalarında, olumsuz eleştirilerin önündeki siperler gibi sıralamak gereği duymazdı. Bence sonraki baskılarda bu metne de yer vermeli. Çünkü biz, magazinsel araştırmaları seven bir toplumuz. “Kim haklı?” arayışı kitabın satışını tetikleyecektir.

Hangi koşullarda yazıldığına karar veremediğim Gürsel Aytaç’ın metnine eleştiri denebilir mi bilmem. Tümüyle övgü içeriyor. “Otobiyografik oluşunu, belgelere dayanılarak yazıldığını, yazarın “Sunuş” satırlarından öğreniyoruz.” diyor. Yazarın tümceleri Sayın Aytaç için yeterli olmuş demek ki! “Bilgi” denilen satırlar,  herkesin bilip durduğu notlardan ibaret. Mektuplarda da öznel olduğunu düşündüren bir ayrıntı göremedim. Kore ya da Kars; Ahmet ya da Cumhur Özgecan… Karakteristik değiller. Duygu bile geçirmiyor.

BİR FOTOĞRAFIN ETTİKLERİ:

“Belge” olarak değerlendirilen bazı aile fotoğrafları var. Keşke olmasaydı. Yazarımızı yanıltmış. Onlara bakınca annesinin Uludağ’a topuklu pabuçlar, beyaz İRLANDA KETENİ’NDEN şık bir döpiyesle yürüyerek çıktığını sanmış. Bunu o kadar önemsiyor ki yeniden yeniden sözünü ediyor. “Sunuş”ta belirtiyor. Romanda defalarca yineliyor.  Yıldız Ecevit’le söyleşisinde yine aynı konuya dönüyor. İşte o satırlar: “Diğer gerçek olay, 1935 yılında dağa tırmanış… Annem, gerçekten de İrlanda keteninden şık bir beyaz keten döpiyes ve –inanılmaz ama- topuklu pabuçlar giymektedir! Silik fotoğraf, Uludağ zirvesindeki gençler grubunun dünyaya meydan okuyan coşkusunu, özgüvenini, biraz çocuksu –ve altmış yılın ardından biraz patetik bir duygulanımla- hâlâ ışık gibi saçmaktadır!”(s:6. Sunuş) Belirtmem gerekli mi bilmiyorum, alıntıların virgülüyle bile oynanmamıştır.

Olayın, romanda nasıl yer aldığına göz atalım bir de.

“Üç kişiler… Ortadaki genç kadın, İrlanda keteninden bir döpiyes giymiş; başında yüzünü gölgeleyen geniş kenarlı beyaz şapka… Ayaklarında atkılı, beyaz rugan pabuçlar… (…) O, Vicdan Hayreddin’dir. İki yanında kardeşleri teğmen Burhan ve Reha Beyler.” (s:89) … “Görüyor musun Vicdan Hayreddin’i, nasıl da sekiyor kireçtaşlarının üstünde, doruğa doğru, keçi gibi, ama şıklığı ve zarafeti bozulmadan, topuklu pabuçlarıyla… Terlemiyor bile…” (s:91)  

Daha fazla uzatmak istemezdim, ancak yazar benim kadar anlayışlı değil. Yüzüncü sayfada hâlâ sürüyor döpiyesin öyküsü: “Vicdan Hayreddin İrlanda keteninden döpiyesini buruşturmadan uzandı, sıcak kireçtaşlarının üzerine; kalçalarını Uludağ’ın doruğuna sağlamca yerleştirip. Gövdesinden taşlara akan tatlı yorgunluğa bıraktı kendini, hücrelerini çözen dinginliğe. Kardeşleri Reha ve Burhan iki yanına uzanmış; terli başları Vicdan’ın derin soluklarla kabarıp alçalan göğsünde dinleniyor; yarı uykudalar…”

Önce görüntüyü kafanızda canlandırın: İki yetişkin adam, genç bir kadının iki taraftan göğsünün üstünde. Cinsellik değil vurgulamak istediğim, sadece uygulanırlık mantığı. Ayrıca Reha’nın o konuda da psikolojik sorunları var. Şöyle söylüyor yazar: “Oysa Reha annesinin vurmasından bile hoşlanırdı. Annenin güzel ipek esvaplarının hışırtısını kulağının dibinde işitmek, vücudunun mis kokusunu duymak, kucaklanırken olduğu kadar, dayak yerken de güzeldi.” (s:112)

Reha’nın eğilimi ayrı, annenin ipek giysileri bir başka soru… Galiba o evde, çocuk dövmek için ipekli giyinmek kuralı var(!)…

Reha’nın eğilimini anlatan benzer satırlarla, ilerleyen sayfalarda da karşılaşıyoruz. Ama biz yine Uludağ öyküsüne dönelim. Yazarın sözleri bitmedi. “Burhan coşkulu sesiyle dağı tırmanışlarını anlatıyor, Vicdan onu destekliyor…” (s:220) Sonra yeniden: “Bugün üç kardeş dağda Raik’i dışlayan bir yaşantıyı paylaştılar, onlarca önemli, derin izler bırakan.” (s:221)

Aynı olaya Yıldız Ecevit’le söyleşide şöyle değiniyor. “Annemi şık kıyafeti, geniş kenarlı beyaz şapkası ve döneme özgü atkılı -topuklu iskarpinleriyle Uludağ’da gösteren bu resimler bana galiba çocukluğumdan beri inanılmazın başarılışını simgeliyordu.” (s:277) Yine belirtmem gerek, tümcenin aslı aynen korunmuştur.

Keşke bu kadar üzerinde durmasaydı! Gerçekliğini savunmasaydı. Sıradan bir ayrıntı olarak yazıp geçseydi de, biz de okuyup geçseydik. Belki, “Topuklu pabuçlarla dağa tırmanmak hangi akla hizmet?” der, gülerdik. Belki de yazarın doğa yürüyüşleriyle ilgili bilgi eksiğiyle biraz dalga geçerdik de, böyle didiklemek gereği duymazdık…  Keşke ben de deneyimli bir doğa yürüyüşçüsü olmasaydım. Öyle bir tırmanışın olanaksızlığını bilmeseydim. Yine de yanılgıya meydan vermemek için araştırdım. Uludağ’ın yüksekliği 2543 metre. Belirtmem gereksiz sanırım, bu sayı, şakul dikey yüksekliği gösterir.  Hiçbir canlı doksan derecelik o çıkışı gerçekleştiremez. Kuş uçuşu için bile bir eğim gerekir. İnsan adımlarıyla ise, kıvrılmak bükülmek, zikzaklar çizmek zorundasınızdır. Yani o sayıyı en az onla çarpmanız gerekir. 25.430 metre! Yani her adımda toprağa saplanması kaçınılmaz olan topuklu pabuçlarla yirmi beş buçuk kilometrelik bir yürüyüş… Hadi diyelim ki bu yolun yarısını araçla aşmış olsunlar. Benim deneyimim 3000 metreye kadar. Son yürüyüşüm 2290 metrelik Çiçekbaba Dağı. 1700 metreye, araçlarla ulaştık. Geride kalan 590 metre rehber eşliğinde, uygun botlar, tam donanımla bütün bir gün sürdü. Saat 08.00’de yola çıktık. Dönüşü tamamladığımızda 15.00’i geçiyordu. Zirveye ulaştığımızda herkes sırılsıklam terliydi. Giysi değiştirmeyen kaldığını sanmıyorum. Ya ayakkabılar! Sıradan bir bot bile yeterli olmaz, bu amaçla üretilenlerin, ayağınıza en uygunu olmalı… En küçük uyumsuzluk bile sadece o yürüyüşü değil, sonraki günleri de cehenneme çevirebilir. Kahramanımız çok yetenekliymiş diyeceğim ama o durumda da ayakkabılar iflas eder. Ya topuk kırılır ya da giyenin bileği…

Ayrıca bir fotoğrafa bu kadar bel bağlamak niye? Çektirmek için yürünmüş olması gerekmiyor ki!

Bir de “…kalçalarını Uludağ’ın doruğuna sağlamca yerleştirip.” diye biten tümce var ki; şaşkınlıklar içindeyim. Sanırım dorukların, çocuk resimlerindeki piramitlere benzediğini sanıyor. Doğa, işte böylesi oyunlar yapar insana. Birilerinin yardımıyla küçük bir yükseltiye çıkarsınız, bir de fotoğraf çektirirsiniz. Bakanlar ZİRVEYE ulaştığınızı sanır.

Merak ediyorum, bu bilgilerden sonra da, olayın gerçekliğini savunabilecek biri var mı?

Bir tırmanışa ne çok yer ayırdım, değil mi? Ne yapayım ki kitabın içeriği böyle. Sözünü ettiklerim söylemek istediklerimin yarısı bile değil. Hepsini yazmış olsam bir “Dağın Öteki Yüzü’nün Yüzü” daha çıkar ortaya. Örneğin, o şıklık iddiası. Çok acıklı! Giysiler, ancak yerli yerinde ve zamanında giyildiğinde “şık” tanımlamasını hak eder.

ANILAR DA KURGULANIRMIŞ

Yazarın gerçekliğini savunduğu öteki olay, annesinin Atatürk’le söyleşisi. O kadar üstünde durmuş ki yemin billâh etse,  şaşırtıcı olmayacak! “Kitaptaki olayların tümü, ikisi dışında, düşseldir. (…) Birincisi Vicdan’ın Gazi Mustafa Kemal’le görüşmesi, ikincisi ise Vicdan’ın kardeşleriyle Uludağ’a tırmanmasıdır. (sıradan bir ailenin kızı olan annem gerçekten de 1936 yılında Dolmabahçe Sarayı’na çağrılmış,  ‘Reis-i Cumhur’la uzunca bir süre görüşmüştür.)” (s:6)  

Cumhuriyet tarihini biraz olsun bilen herkes, Atatürk’ün, eğitime verdiği önemi bilir. Bu amaçla cinsiyet ayrımı yapmaksızın yurtdışına öğrenci gönderdiğini de! O öğrencilerle, eğitim öncesi ve sonrası görüştüğünü de öyle… Vicdan, bu öğrencilerden biridir. Öğrenim için Oxford’a gönderilmiş, sonra da bizzat Atatürk tarafından göreve atanmıştır. Yazar olayları, Cambridge üzerine kurguluyor. Nedenini anlayamadım. Özgün bir bilgi yok ki, nerede geçtiği neden önemli olsun? Üstelik o yıllarda, adı geçen üniversiteye kız öğrenci alındığından bile emin değil!

Atatürk’ün yüceliğinin, yadsınamaz göstergelerinden biri: Avrupa’da bazı üniversiteler kız öğrenci kabul etmezken, Mustafa Kemal, yurtdışına gönderiyor! Yazarımız neden bu kadar inanılmaz bulmuş? Anlayamadım! Beni şaşırtan olay değil, anlatılmak için kurulan tümceler!

“Tevellüdünüz Selanik, değil mi?” dedi Gazi. … “Evet Paşam.” …“Gördünüz mü, hemşeri çıktık.” …“Evet,” dedi Vicdan, küçük bir kahkaha koparken boğazından. (s:93)

Neden gülündüğünü anlayabildiniz mi? … Ben de öyle! Sonra uzun uzun dış politika konuşuyor Mustafa Kemal, hiçbir deneyimi olmayan, öğrenimini henüz tamamlamış, yirmili yaşlarda bir genç kızla! Yıl, 1936. Yani Atatürk elli beş yaşında. Savaşlar kazanmış, devrimler yapmış, işi çok zamanı kıt; sağlığı da bozulmaya yüz tutmuş bir devlet adamı! Sıradan bir belediye başkanı bile kent sorunlarını o konumdaki biriyle paylaşacak olsa, komik olurdu!  

Yazarın olaya yüklediği anlam o kadar da değil. Defalarca önümüze çıkıyor. Oysa hepi topu bir kez görüşülmüş, sonrası yaverden alıyor direktifleri. İşte o tek görüşmeden bir başka alıntı: “Yoksa Gazi, yalnızca Vicdan’ın sesini mi dinliyordu? Genç bir kadının, sevinçle, heyecanla, içtenlikle dalgalanan sesini… Bu ihtimal Vicdan’ı büsbütün sevindirdi.” (…) “Şimdiyse kendini hem yaramaz bir kız çocuğu gibi zeki ve sevimli, hem güzel ve alımlı hissediyordu. Alabildiğine genç ve kadınsı.” (s:95)

Sürüp gidiyor bu flört kuruntusu. “Gazi’nin katmanlı duyguları, Vicdan’ın önünde de benzer bir duygu alanı açmış, daha doğrusu, özvarlığında gizli olan ve bugüne dek bilmediği bir alanı fark ettirmişti. Bir ara, Gazi’nin, balmumundan mamul gibi duran, incecik parmaklı zarif elini uzatıp, kendisinin ateş gibi yanan yanağına dokunmak istediğini sandı. Bu dokunuş neyi ifade edecekti; çocuğunu okşayan babanın duygularını mı; gençliğe dokunan orta yaşın hasretini mi; erkeğin yalımlı isteğini mi? Hiçbirisini, hepsini, hepsinden başka bir şeyi…” (s:96)

Vicdan’la, yani annesiyle Mustafa Kemal arasında bir şeyler geçtiğini düşünmemizi sağlayacak sözcük arayışı bitmek bilmiyor. İşte biri daha: “Bu kez, biraz daha uzun tuttu Vicdan’ın elini elinde… Vicdan, Gazi’nin yüzünün parmakları kadar beyazlaştığını fark etti.  (…) ‘Paşam’ diye atıldı Gazi’ye doğru, onu korumak istercesine.” (s:97)

Şaşkınlıklar içindeyim. Siz hâlâ şaşırmadınızsa bir de şu satırları okuyun.

“Vicdan’ın eli ayağı dolandı. Şaştı kaldı Gazi’nin çağrısı karşısında; Fitnat Hanım telaşlı. Gelsin yüzakı pembe muslin esvap ve bir sıra inci; Vicdan süslenmeli.” (s:231) (…) “Annesi yüreği ağzında uğurluyor kızını, bilinmeyen bir geleceğe.”

Durun hele! Ne kadar gecikmiş bir şaşkınlık bu? Yurtdışına eğitime gönderilmek olağan da, eğitim sonrası görüşme istenmesi şaşırtıcı.

(Fitnat Hanım, yoksa Gazi’nin Vicdan’ı alıkoymasını mı istiyorsun; o zaman Raik’le nişan bozulur, o zaman… Gazi’ye “hayır” demek ne mümkün! (…) O zaman, Fitnat Hanım’ın tüm mali sıkıntıları biter.)

Şunu baştan belirtsene sevgili yazar, neden bize bulmaca çözdürüyorsun. “Annemle anneannem o davete olmayacak anlamlar yüklemişler, hayal kırıklığına uğrayınca bozulmuşlar.. Bu romanın temelini de o bozgun oluşturuyor, desene! … Bu, nasıl zavallı bir tutum? Külleri bile kalmamış bir kent efsanesinden kazanım sağlamaya çalışmak! Nasıl olsa aksini açıklayacak kimse yok!

Belki siz, anlamdan çok kurguya takılmışsınızdır. Konuşan kim, falan diye sorguluyorsunuzdur? Ben de anlamadım! İç ses mi, dış ses mi, kahramanlardan biri mi? Arada bir yerli yersiz ortaya çıkıyor böyle.

Gelin şu olayı kafamızda biraz daha netleştirelim:

Düşünün hele. Sıradan bir şarkıcı ya da futbolcu bile genç kızların yüreğini hoplatmaya yetiyor.  Bunda yadırganacak bir yan da yok; başarı en güçlü çekim odağıdır. Mustafa Kemal, yapılamaz deneni başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmış bir devlet adamı. Kadını erkeğiyle tanıdığı insanların sayısı belli değil. Karşısında yeni yetme bir genç kız. Kim kimi etkiler? Niyetlerin en kötüsü bile farklı bir tahminde bulunabilir mi? Bir genç kızdaki bu etkilenmeyi yadırgayan olur mu? Ancak bunu, yazarlık savında olan, ellili yaşlarda bir kadın, tersine çevirerek aktarıyorsa… İşte orada durup bir düşünmek gerekir.

DÜĞÜM ÇÖZÜLÜYOR

Uludağ’da çekilmiş diye bir fotoğrafı elinden düşürmeyen yazar, böyle verimli bir konuyu bu kadarla bırakır mı? İlerleyen sayfalarda yeniden çıkıyor karşımıza. İşte kendini yalanlayan, “acabaları” silen paragraf: “Gazi Hazretleri benden öngörüşme için seçtiği gençler hakkında, malumat ve belge istedi. Sizinle görüştükten sonra İngiltere’ye radyo konuşması yapmak için gönderilecek kişi konusunda ikna olmuştu. Sanki aradığını bulmuştu; bu kızı gözüm tuttu, çocuk,’ dedi bana.”(s:234) Tümceye “çocuk” sözcüğünü kattınız mı, Atatürk’ün kurduğunu kanıtlamış(!) oluyorsunuz. Eh, birazcık süslemesi de olacak elbette. “Sanki aradığını bulmuştu; bu kızı gözüm tuttu, çocuk,” Yazarımız bu yöntemi çok seviyor.

Yaverle konuşması bu kadarla bitmiyor. Vicdan’ın radyo konuşmasıyla ilgili yorumlarla sürüyor. Hâlâ tayininin yapılmamış olmasına değiniyor Atatürk. Yaverin, “hızlandıralım” önerisini geri çeviriyor. “Hayır, dedi, diğer arkadaşlarıyla eşit muamele görsün. Yalnız, ona hususi ders temin ediniz, lütfen; çocuk mutlaka para sıkıntısındadır.”

Bence buradaki anahtar sözcük, “diğer!”

Yanlış yoldan ulaşılan iki gerçek: İşi başından aşkın bir devlet adamının, gençlere özel ilgisi, özeni; yönlendirme ve yapılandırma çabası… Öte yanda çarpık beyinli bir yazarın çıkarsamaları…

Kendini ele veren başka satırlar: “Gazi hep düşlerimde. (…) Onunla bir daha karşılaşmayı dileyemem, böyle bir arzunun hayali bile korkutur beni; bir kere daha o heyecana dayanamam.”

EMPATİNİN BÖYLESİ

Farkındasınız değil mi, bir kez görüşmüşler. Ne kadar cömert düşünseniz bir saati aşmaz o görüşme. Gözünüzde canlandırmanızı kolaylaştırmak için bir kez daha vurguluyorum. Biri yarım asrı devirmiş, çok şey yaşamış, görmüş, okumuş, çok şey bilen bir devlet adamı; öteki yolun başında bir genç kız. Yazar ne kadar özel anlamlar yüklemeye çalışsa da resmiyetten uzak olması olası değil. Genç bir insanı onurlandırarak şevk verme, bilgilenme çabası sadece. Yazarımız o bir saatlik görüşmede resmiyet sınırlarını aşmış, duygudaşlık aşamasına varmış. Hem de kim yapıyor bunu? Nerede eğitim görmüş olursa olsun, dünyadan bihaber bir genç kız. Eh, böyle bir aşama da büyük harflerle yazılmayı hak eder elbette. Yazar da öyle yapmış: “MUSTAFA KEMAL SİNİRLENDİ. GÖVDESİNİN BAŞKALDIRILARINA ALIŞKIN DEĞİLDİ.” (…) “TARİHİ HADİSELER MUSTAFA KEMAL’İN ZİHNİNDE, ZİNCİRİN HALKALARI GİBİ SÜRATLE İÇ İÇE GEÇİYOR; İSTİKBAL BEYİN DAMARLARINDA, ARTERLERİN VE KILCALLARIN CİDARINI…”

Ne diyeyim? Neresinden başlayayım? Siz ne dersiniz? Öteki ayrıntıları boş verin, yaygın söylemiyle “empati,” Türkçesiyle duygudaşlık için deneyimin, birikimin, koşulların denk olması gerekmez mi? Baskıdan uzak ortamlarda, içlidışlı olacak sıklıkta birliktelikleri gerektirmez mi? Karşı cinsten, sıradan iki insan arasında bile, bir bağ kurulması zaman gerektirir. Hangi koşul gerçekleşmiş burada? Tümcenin uzunluğuna, hantallığına, gereksiz tıbbi terimlere değinmeyeceğim bile…

Küçük bir örnekle “duygudaşlık” konusunu biraz daha genişletmek istiyorum. “Lavoisier in Kafası” adındaki küçük öyküyü bilirsiniz değil mi? Giyotin cezası alınca, matematikçi Lagrange’i çağırıyor. “Kafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam; insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmekte  demektir.” diyor. Sıradan bir insan bu duyguyu anlayabilir mi? “Ölüyorsun be adam, sana ne bilimin gelişmesinden?” demez mi? Sıradan insanla Lavoisier arasındaki farktan daha mı az Vicdan’la Mustafa Kemal arasındaki fark? Sanırım bu konunun içinden çıkamayacağım.

Düşünüyorum da bizi, tanrı korumuş. Ya ikinci kez görüşselerdi! Sarayın bahçesinde bile olsa, ya da Taksim Meydanı’nda… Belki de şu anda bir “babalık davası” romanı okuyor olurduk.

GÖRÜŞLER ÖRTÜŞTÜĞÜNDE

Kitaba o kadar emek veren Yıldız Ecevit’e uğramadan geçersek haksızlık etmiş oluruz. Yazar bile üstüne basarak belirtiyor o emeği. “Kitabın müsveddelerini okuyan ve eleştirileriyle beni hem yüreklendiren, hem zihnimi açan değerli dostlarım Doç. Dr. Yıldız Ecevit’e ve Ülkü Yalım Günay’a içtenlikle teşekkür ediyorum.” (s:11)

Ecevit, desteğini yeterli bulmamış olmalı, bir de söyleşi yapmış. Sınırları çokça aşan söyleşisine “İÇTENLİKLİ BİR ERENDİZ ATASÜ” başlığını koymuş. O başlığın yorumunu şu ana kadar yapmış olmalıyım. Öte yandan Ecevit’in yazara, kendini övdürme çabasına ne kadar “söyleşi” denir bilmiyorum. “Şunu söylemek istemişsiniz, değil mi?” diyen bir tavır. Sorular yanıttan uzun! İlk soru yirmi bir satır, yanıtı on yedi buçuk. Sadece dört ve beşinci sorularda kural değişiyor. On yedi buçuk satırlık son sorunun yanıtı, sadece dört satır! Yazarı konuşturmakla yetinmemiş, kitaptaki değerlerin (!) gözden kaçmasından endişe duymuş olmalı ki vurgulamak gereği duymuş.  “DAĞIN ÖTEKİ YÜZÜ Kemalist ideolojinin romanı, ‘tezli’ bir roman. Burada anlatılan, Kurtuluş Savaşı, Kemalizm, Dersim, Batı/İngiltere, kapitalizm, Nazım, Demokrat Parti, NATO, Kore başlıklı noktaların belirlendiği siyasal bir topografyanın üzerinde yol alan aydınlanmacı bilinci serüveni.” (s:275)

Sizin başınız da döndü mü? Üstelik değinilen konular bu kadar da değil. İçinin boş oluşuna aldırmazsanız Marksizm, ulusçuluk, romantizm, daha başka düşünce akımları da var. Hatta folklorik öğelerden, şairlerden, yazarlardan alıntılar da yapılmış. Mektup, tiyatro, andaç tekniklerinden yararlanmış. Zaman atlamaları, ses değişiklikleri, iç ses, ben anlatıcı, sanal kahramanlar; “R.N.Güntekin’vari” isim karakter eşleşmesi gibi aklınıza gelen tüm teknikler! Tüm o tekniklerin içinden çıkıp kitabı göklere çıkaran metinler, ancak kitabın arka sayfalarındaki eleştirmen yazarların “birikimi”yle gerçekleşebilir.  

Sondan başa geliyorduk ya, ancak hedefe ulaştık. O da, atlamalarla! “Sunuş” bölümüne girersem çıkamam. Ancak bir izlenimimi paylaşmak zorundayım. Yazar da inandırıcılıktan uzak olduğunun o kadar farkında ki, metin baştan sona “bir ön savunma” gibi. Son paragraf gizli bir sitemle başlıyor: “Dağın Öteki Yüzü ülkemizin edebiyat ufkunda havai fişek gibi patlamadı, ancak, okuruyla, usul usul, uzun soluklu, sağlam bir ilişki kurdu. Böylesi benim için daha güzel.” (s:12)

Eğer öyle olsa belirtmek gereği duymaz, tadını çıkarmaya bakardı.

KAÇINMAK İSTEDİĞİM GERÇEKLER

Şimdi kitabı yüceltenlere yanıtını bildiğim bir dizi soru yöneltmek istiyorum: Neyi destekliyorsunuz?

a) Konusu: (Dağın öteki yüzünün iniş olduğunu anlatmak için yazılmış, ekleriyle 291 sayfa.)

b) Dili: (Romana hiçbir katkısı olmayan tıbbi sözcükler silsilesi. “Karbon, oksijen, hidrojen ve azot… Sonsuz küçük birimlerden oluşan protein ve yağ molekülleri, sarmal sarmal, metrelerce uzunlukta”…) (s:166) Paragraf boyunca sürüyor.

c) Tek belge içermeyen belgeselliği.

d) Tekniği: (Ardı kesilmeyen zaman atlamaları, ses değişikliği, yinelemeler.)

e) Yöntem: (Tüm büyük isimleri, yüce duyguları, bilinen olayları, düşünce akımlarını kullanmak!)

f) Amaç: (Ödüllü ve çok satan bir yazar olmak!)

g) Hepsi: (Dağın Öteki Yüzü!)

Suna Güler

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK