MARATONUN BİTTİĞİ, HAYATIN BAŞLADIĞI YER

MARATONUN BİTTİĞİ, HAYATIN BAŞLADIĞI YER

14
0
PAYLAŞ

Yabancı korku filmlerinin çoğunda dikkatimi çeken bir sahne vardır. Filmin bir noktasında karakter bir yol ayrımına gelir, mutlak bir karar vermesi gereklidir. En çok istediği şey karşılığında ruhunu şeytana satarak hayallerinin keyifli dünyasına adım atar. Derken zaman içinde yaptığı anlaşmanın şartları vuku bulmaya başladıkça bin bir pişmanlık, öfke nöbetleri, korku içinde geri dönüş çabası, yeni alternatifleri arama telaşı sarar malum kişiyi…

Sizin böyle bir dilek hakkınız olsaydı ne dilerdiniz?

Size böyle bir anlaşma sunulsa kabul eder miydiniz? Ya da kabul ettirecek koşullar neler olurdu?

Benzetmemi mazur görün ama üniversite sınavına giren öğrencilerin durumunda paralellik görüyorum çoğu zaman ben.

İlk başta sınavı kazanmanın o yaşta bir kişi tarafından istenilebilecek en büyük, en yüce dilek olduğu yanılsaması her nasılsa sarar o döneme giriş yapmış gencin çevresindekilerin fikirlerini. Bitmek tükenmek bilmeyen fiziksel enerjilerine, sonsuz heyecanla bezeli meraklarına, hayata karşı neredeyse vurdumduymaz sanılan pozitifliklerine, kendilerine, yaşıtlarına ve aşka dair doludizgin sorgularına rağmen; her nasılsa, bir sınavın sonucunun daha hayati olduğu algısına ulaşmış zihniyetler beklenir bu gençlerden. Tıpkı filmi seyrederken, daha önce şeytanla hiç karşılaşmamış o kişinin anlaşmanın sonucunu nasıl olup da göremediğini düşünerek küçümsediğimiz o andaki gibi adeta…

Daha da ötesi, bu genç neyi, nasıl isteyeceği konusunda da oldukça muğlak bir durumdadır. Yani bu şeytandan istenecek, karşılığında her şeyin gerektiğinde feda edileceği dilek nedir? Mühendis olmak… Avukat olmak… Henüz avukat kim, mühendis nerede çalışır, grafik tasarım da neyin nesi bilmezken bu körpe aday adayı; bir de tüm bunlar için mevcut hayatında zevk aldığı deneyimle sabit tüm birikimlerini de hiçe saymak durumunda kalır.

Birilerinden duyduğu övgüler ve gereklilikler listesini karşılayan mesleğini seçmiş olan kurban; yıllarını vereceği bir maratona girip, o anın içinde çağrıştırdığı güdüleri de gelecek bir yaşama gömüp, şimdinin heveslerinin onsuz büyümesini ve ileriki hayatında ona bir beden küçük kalmamasını umut ederek atar imzasını sessizce anlaşmanın altına.

İçinden gelenleri şiddetle susturmak için çırpınıp, kendisine ne şekilde sonuçlar doğuracağını bile anlayamadığı bir hedef için soluksuz koşmaya başlayan genç, o veya bu şekilde girer başkalarının işaret ettiği kapıdan içeri. (Bunun olmadığı senaryolar da var malum ama oraya hiç girmeyeceğim bu seferlik.) Girer de ne olur? Asıl buradan sonrası hüsran…

Kendisine hiç hitap etmeyen, koşullarının kendisi ile uyumlu olmadığı, odaklanmaktan zevk almadığı, kişiliği ile denge kuramadığı ve hatta değerleri ile çarpışan koca bir geleceğin varlığını görme anı… Anlaşmanın koşullarının vuku bulmaya başladığı o an kısacası… Tam da buradan sonra başlayan hayata karşı bıkkınlık, sisteme öfke, kendine güvensizlik, hayal kırıklığı, ümitsizlik, inançsızlık sonucu depresif, keyifsiz, dengesiz, huzursuz, mutsuz, tatmin olmayan hayatlar… Ve küçük bir kısmında geçen zamanı ve emekleri hiçe sayarak tekrar baştan başlama cesareti…

Eğer yukarıdaki cümlelerden bazılarına kendi hayatınıza bakarak hak verip kafa sallıyorsanız, bu çocuğunuzun geleceği için kurduğunuz hayal olamaz diye düşünüyorum. Yukarıdaki durumların herhangi bir kısmını deneyimlediyseniz, duyguların hiç olmazsa bazılarını hissediyorsanız, evladınız için dilekleriniz bu döngü olamaz…

Bu döngüyü kırmanın yegane yolu ise; çocuğunuzu tanımak ve kendi olmasına izin verirken ona alan yaratmak. Değerlerinin oluşmasına, huylarının şekillenmesine, tutkularının belirmesine alan yaratmak… Kim olduğunu bilen, ne istediğini ayırt eden, istediği için sorumluluk alabilen bireyler olmasında ihtiyaçlarını gözlemleyerek destek olmak. Nelerden keyif aldığını bulabilmesi için yeni deneyimler yaşamasına fırsat sağlamak, duygularını bastırmak yerine paylaşmaya teşvik etmek, eleştirmek veya pohpohlamak yerine çabayı takdir etmek, müdahale etmek, yönlendirmek yerine rol model olmak.

Elbette bu yaklaşımın ülkedeki üniversite sınavı koşullarını – en azından çocuğunuzun deneyimleyeceği süreye kadar – değiştirmesi garantisi yok. Ancak çocuğunuzun tercih yapma, karar verme ve sorumluluk alma sürecini kökten etkileyerek sonuçta hayata karşı memnuniyetini sarsıcı şekilde değiştireceği kesin. Sanırım biz ebeveynlerin gün sonunda içinden en sık geçirdiği cümle de “O mutlu olsun da gerisi önemli değil” değil mi?

Sıdıka Ceren Yılmaz, ACC
Kişisel Gelişim Eğitmeni