Leyla ile Mecnun’u Yıllardır Yanlış Anlamışız. İşte Şaşırtıcı ve Gerçek Hikaye!

Leyla ile Mecnun’u Yıllardır Yanlış Anlamışız. İşte Şaşırtıcı ve Gerçek Hikaye!

3205
1
PAYLAŞ

Leyla ve Kays (Mecnun’un asıl adıdır.) daha ilk mektepteyken tanışır ve birbirlerine âşık olurlar. Sıra dışı bir aşktır onlarınki, yeryüzünde yaşanmış en büyük aşk olduğuna inanılır. Öylesine büyük bir aşktır ki, Kays Mecnun olduktan sonra ancak Tanrı aşkına sarılarak şifa bulacak ve dünyevi aşkın tanrısal olana benzeşecek kadar güçlü olduğuna iman edecektir.
Her ikisi de önemli kabile reislerinin çocuklarıdır. Arap dünyası aşk fikrine çok sıcak bakmamaktadır. Üstelik Kays, Leyla’sına duyduğu aşkı dizelere dökmektedir ve o en masum ama bir yandan da en güçlü aşk dizeleri dilden dile dolaşmaya başlamıştır. Leyla’nın adı çıkacak endişesine kapılan kız tarafı, kızı okuldan alır ve Kays’ın onu bir daha görmesine izin vermez.
Kays danası, çenesini tutmayı bilse ve aşkını diline dolamasa belki de sorun çıkmayacaktı. Zaten hikâyenin ilerleyen bölümlerinde deli olup çöllere düşecek ve Arapça’da deli anlamına gelen Mecnun adıyla anılmaya başlayacaktır. Potansiyel bir delilik henüz çocukluk yaşlarında baş göstermiş olsa gerek ki, içinde yaşadığı toplumun ahlakçı baskılarını unutup, kıza şiir yazmalar, yağmurlu bir akşam üzere gelip evinin altında gitar çalmalar gibi sapkın batılı özentilerine kapılmıştır. Ancak biz Mecnun’un gerçekten delirmiş olduğunu hikâyenin devamında gündeme gelecek olan bir olay yüzünden anlayacağız.
Leyla’sını göremeyen Kays’ın aşk acısından çıldırdığı ve kendisini çöllere vurduğu rivayet edilir. Artık o, çöllerde geziyor, şiirler yazıyor ve dünyanın en güzel şiirlerini çöllerde arkadaşlık ettiği ceylanlara okuyordur. Onu görenler deli olduğuna kanaat getirip ona Mecnun demeye başlamıştır. Öyle perişan haldedir ki, karşılaştığı insanlar onu dilenci zannedip para vermeye kalkışmaktadır. Oysa insanların ne yaptığı ne de düşündüğü Mecnun’un umurundadır. Herkes ona Leyla’yı unutmasını söyler ama Mecnun’un dünyası, hem varlık hem de yokluk makamı Leyla’sıdır. Onu unutmak Allah’a isyan etmek gibidir.
Babası oğlunun perişan haline üzülür ve onu alarak Kâbe’ye götürür. Ona bu aşk illetinden kurtulması için dua etmesini salık verir. Oysa Mecnun sadece Leyla’ya değil, ona duyduğu aşka da âşıktır ve Allah’a aşkını artırması için dua eder.
Bu aşamada şaka yapmaya cesaret edemiyorum çünkü hikâyenin bu bölümü gerçekten çok etkileyici ve Ulu Ozanlardan Fuzuli’nin, Mecnun’un duasını anlatırken yazdığı dizeler, edebiyat tarihimizin altın sırmayı en çok hak eden nazımlarındandır. İşin içinde edebiyat olunca cıvıklık yapmak yakışmıyor.
Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni
Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni.

Az eyleme inayetini ehl-i dertten
Yani ki çoh belâlara kıl müptelâ beni.

Oldukça ben götürme belâdan iradetim
Ben isterim belâyı çü ister belâ beni.

Şiirin sonunda “Beni bana bırakma.” diye yakarır. Bir aşığın diline en çok yakışacak sözlerdir.

Her neyse, aşk hikâyesi anlatırken aşk diline bulaştık. Derhal kendimize gelip, işimize bakalım.
Bu esnada Leyla başkası ile evlendirilir. Adam çölde sürünmektedir, kurtla, kuşla yarenlik etmektedir ya, Leyla’da belki bu yüzden başkasıyla evlenmeyi kabul ederek ve kendisine bir yaren bularak bir anlamda denklik sağlar. Ancak, Mecnun nasıl ki Ceylan ile sevişmiyorsa, Leyla’da yüksek adalet duygusu yüzünden eşi ile sevişmeyi reddetmektedir. Adamı kendisinden uzak tutabilmek için kocası olacak İbn-i Selam’a “Kendisine bir perinin sevdalandığını ve ona dokunacak olursa her ikisinin de mahvolacağını.” söyler. İbn-i Selam dingili de periden tırsar ve karısına dokunmaktan imtina eder. Durum öyle karışıktır ki, bir yandan Leyla için çöllere düşmüş Mecnun perişandır, bir yandan da her gün gözünün önünde dolaşan ama bir türlü vermeyen Leyla’ya giderek daha çok meftun olan İbn-i Selam perişandır. Sonunda, göreli olarak zayıf olan Koca, aşk acısına dayanamaz ve ölür.
Leyla, peri âşıklarla ilgili hikâyeler uyduran bir yalancıdır ve bu yüzden masum bir adam acı çekerek ölür. Otopsi yapılsaydı kesin olarak güneyde bir yerde başlayan kangrenin vücudun tamamına yayıldığı anlaşılırdı. Acılı bir ölüm yani…
Sulandırmayalım…
Gelelim Mecnun’un gerçekten delirdiğine neden inanmamız gerektiği konusuna. Leyla bir gün dayanamaz ve çöllere giderek Mecnun’u bulur. Mecnun ilahi aşk yüzünden uçmuş durumdadır ve Leyla’yı tanımaz. Ona, “Leyla benim içimdedir, sen de kimsin?” der.
Buyurun, adamın gerçekten delirdiğini anlamak için başka delile hacet var mı? Olağan bir zihin sağlığında Mecnun’un, o Leyla’yı ilk gördüğü anda üstüne atlaması ve geçici yürüme bozukluğu sendromuna yol açacak miktarda aşkını ifade etmesi gerekirdi. Yani Leyla’nın evine yürüyerek dönmesi mümkünsüz olmalıydı.
Leyla’nın durumu içler acısıdır. Bir yandan aşkına ellenmemiş şekilde kavuşabilmek için peri hikâyeleri uydurup kocasının ölümüne sebep olmuş, öte yandan aşkı onu tanımayacak hale gelmiştir. Yani şu koca evrende ona ihtiyacı olan şeyi verecek kimse kalmamıştır. Hastalanıp yatağa düşer ve çok geçmeden ölür.
Mecnun, Leyla’sının ölüm haberini alınca daha bir perişan olur. Gider ve Leyla’nın kabrine sarılarak Allah’a kendi canını da alması için dua eder. Allah da dualarını kabul eder.
“Allah ikinizin de canını alsın.” diyeceğim ki, zaten öyle yapmış. Leyla salaktır, madem evden kaçıp, çöllere gidip Mecnun’u bulabiliyordu, adam delirmeden önce yapsaydı ya. Mecnun maldır, madem Leyla aşkı ile delirdi, onu görünce tekrar akıllansa ya…
Velhasıl hayırlı olmuştur. Bunlar ölmese ve çokça çocuk yapsa, zaten zihinsel performansı parlak olmayan dünya insanı daha kötü genler taşıyor olacaktı.

Yukarıdaki hikaye Tuncer Aktaş’ın mizah dalında yayınlanmış “Maskulist” adlı kıtabından alınmıştır.

1 YORUM

Comments are closed.