“LA CASA DE PAPEL” NEDEN POPÜLER OLDU?

“LA CASA DE PAPEL” NEDEN POPÜLER OLDU?

1057
0
PAYLAŞ

Son zamanların en popüler yabancı dizisi La Casa de Papel. Hani şu birbirlerine şehir adlarıyla seslenen “Salvador Dali” maskeli, kırmızı tulumlu soyguncuların olduğu İspanyol dizisi…

Dizi, ülkemizde oldukça ilgi gördü. Popülerliğin gücü, kütle çekim kanunu gibi, bir eşiği geçtikten sonra katlanarak arttığı için kısa sürede sosyal medyadan başlayıp okul ve iş yerlerine kadar hemen her yerde en çok konuşulan konulardan biri haline geldi.

Hatta 5 Oscarlı “The Artist” filmini “siyah beyaz ve sessiz olduğu için” beğenmeyip onuncu dakikada sinema salonunu terk eden Demet Akalın bile ‘La Casa’ izlediğini paylaşanlar arasında yer aldı. Dizi o kadar çok konuşulur ve paylaşılır oldu ki popüler kültüre alerjisi olanlar daha fazla sessiz kalamadı: “La Casa de yeter!”

Elbette, sırf popüler diye bir şeye burun kıvırmak anlamsız bir ön yargı. Tıpkı sırf popüler diye ilgisini çekmeyen bir şeyi çok sever gibi yapmanın ciddi bir kişilik zaafı olması gibi…

Bir şey çok izleniyor diye iyi veya kötü olmak zorunda değil. Ama o şeyin neden bu kadar popüler olduğunu sorgulamak, o toplumla ilgili önemli ipuçlarını bulabileceğiniz anlamlı bir çaba.

Peki bu dizi neden bu kadar popüler oldu?

Birincisi, ülkemizdeki televizyonlarda yer alan klasik yerli dizi anlayışının panzehri olması…

Biçim olarak, Netflix’in ülkemize gelmesiyle başlayan, ardından Puhu ve BluTv gibi yerli versiyonlarının çıktığı dijital platformların yarattığı yeni bir anlayış bu. Reklamsız, reyting kaygısız, 45-50 dakikalık dinamik bölümlerin olduğu diziler, elbette ülkemizdeki klasik yerli dizi anlayışla karşılaştırıldığında son derece ilgi çekici. Bitmeyen reklamlar, saatler süren bölümler, dizi tuttukça sonradan uzatılan ve uzatıldıkça yapaylaşan senaryolar yok. İsterseniz tüm sezonu bir gecede izleyebilirsiniz. La Casa da bu akımın temsilcisi.

İlk bölümden itibaren direkt konuya giriyor. Bir anda soygun başlıyor hatta başarıyla bitiyor bile. “E bundan sonra ne olacak?” dediğiniz anda asıl konu başlıyor.

Uzatmıyor. Ne olacaksa oluyor. Duygusal sahneler de, komik anlar da, şehvet de, heyecan da tadında. Akış kesilmiyor.

Şaşırtmayı seviyor. Tam “Eyvah, plan sarpa sardı!” dediğiniz bir anda küçük bir “flashback”le aslında bu durumu soyguncuların öngördüğünü ve hatta onların planı olduğu için her şeyin tam da istedikleri gibi gittiğini anlıyorsunuz.

Merak uyandırmayı başarıyor. Ama bu merak, yerli dizilerden alıştığımız, sırf sonraki bölümü izletmek için uydurulmuş zorlama bir “o son sahne bir rüyaymış meğer” gibi bir saçmalıkla karşılık bulmuyor.

Kurgu baştan çizilmiş. Dizide bazı sahne ve olaylar biraz gerçekçilikten uzak olsa da senaryoda zekice bir bütünlük olması sizi elinde tutmaya yetiyor.

İkinci neden ise “hayal ve kaçış” isteğine cevap vermesi ve tam da popüler olmanın gerekçesi olan “kendi yapamadığını gerçekleştirene” duyulan sempati…

Popüler eğilimler genellikle hayalci ve kaçış yanlısı olur. Bir toplumun yücelttiği sanatçılar, özel güçlere sahip kahramanlar; o toplumun kaçıp sığınmak için yarattığı veya kendi yapamadıklarını gerçekleştirmesi için kurguladığı kişiliklerdir.

Tıpkı bu dizide soyguncuların tarafını tutmanız gibi. Aslında onlar kırmızı tulumları, “Ciao Bella” şarkıları, “sivil kimse ölmemeli” temel prensipleri ve kapitalizm karşıtı eylemleriyle birer direnişçi.

Üstelik her biri başlı başına bir karakter. Profesör’ün zekası ve hümanist yapısı, Tokyo’nun inatçı saplantıları, Rio’nun çocukluktan erkekliğe evrilişi, Denver’in saflığı ve komik gülüşü, Berlin’in liderlik anlayışı, Nairobi’nin güçlü kadın duruşu…

Bu karakterlerin geçmişteki hikayeleri ve yaralarını da öğrenip neden burada olduklarını anladıkça kendinizi onlara daha da yakın hissediyorsunuz. Kimsenin parasını çalmadan soygun yapıyorlar. Onlar artık hırsız değil, bir süre sonra halkı da yanlarına çeken iyi insanlar…

* * *

La Casa, “Bu kadar insan izliyorsa hayatın sırrını veriyor olmalı” gibi yüksek bir beklentiyi de “popüler olan her şey gibi sıradandır. “O” bile izlediğine göre boş bir dizidir” gibi bir ön yargıyı da hak etmiyor.

Belki bir Breaking Bad, Prison Break değil. Ama Lost gibi 6 sezon izlettirip son bölümüyle “Sana emeklerime yazıklar olsun.” pişmanlığı da yaratmıyor.

Yıllar sonra, örneğin 2030’lu yılların “geçmiş zaman olur ki” temalı duygusal videolarında Dali maskelileri görünce nostalji yaşamak veya bu aralar “Senin favori La Casa karakterin hangisi?” sorusuyla kişilik analizi başlatan sohbetler açmak gibi güzel yanları da olabilir.

Shakespeare’in soneleri üzerine sohbet grupları oluşturmak, caz dinleyip kitap okumak, belgesel kanalları dışında televizyonu açmamak gibi yüksek kültür alışkanlıklarınız varsa içinde Salvador Dali ve “Ciao Bella” olması falan yanıltmasın. Sizin için zaman kaybı olacaktır.

UMUT ESEN
Profesyonel Koç

BİR CEVAP BIRAK