“Kusursuzluğu Unutun, Her Şeyde Bir Çatlak Vardır”

“Kusursuzluğu Unutun, Her Şeyde Bir Çatlak Vardır”

350
0
PAYLAŞ

Hata yapmayan sevgili midir kusursuz olan? Yoksa karşındakini hatalarıyla sevebilen mi? Belki de aşk, bir kusura tutulmaktır, kimbilir…

Samimiyetle yazılmış bir yazının, iyi olması için, kusursuz olması mı gerekir? Belki, öyle bir hikayedir ki anlatılan; kimi hayallerini, kimi cesaretini bulur içinde… Ya da, sadece seni mutlu eder yazmak, sana iyi gelir. Bu bile yetmez mi o yazının kusursuz sayılması için?

Parmakları eksik olan biri niye kusursuz sayılamaz? Peki ya o ellerle harika besteler yapıyor ya da her gece minik kızının başını okşayarak ona masal okuyor, onu çok mutlu ediyorsa…

Kim iyi, kim kötüdür peki? Düşünceli olan insan iyidir, bencil olan değil midir? Bağıran kötü, sessizce dinleyen iyi midir mesela…

Gerçek kusursuzluk nedir?

Aranızda dört dörtlük olan ya da öyle bir hayat yaşayan var mı? 

Hepimiz benzer zayıflıkların, benzer hayallerin, benzer çocuksu sevinçlerin, benzer kıskançlıkların, benzer endişelerin hatta belki benzer kötü niyetlerin sahibiyiz… Neden o zaman, hem karşımızdakilerde kusursuzluk arıyor, hem de kendimiz kusursuz olma veya görünmenin yollarını arayıp duruyoruz?

Oysa, ne kadar da güzel söylemiş Leonard Cohen; “… Kusursuzluğu unutun. Her şeyde bir çatlak vardır; ışık içeri böyle girer…”

Gerçekten, herkes tüm çatlaklarıyla daha güzel. Bizi biz yapan, büyüten, olgunlaştıran, ruhumuza, benliğimize anlam kazandıran, zenginleştiren de bu çatlaklar değil mi? Rengarenk ışıklarla dolu olduğu zaman insan, daha samimi, daha gerçek, daha sizden, daha bizden olmuyor mu?

Sanırım büyümenin, yaş almanın en güzel tarafı da, ezbere yaşadıklarımızın farkına varmak, “olması gereken”lerin üstündeki örtüyü açabilme ve doğruları yanlışlar kadar sorgulama cesareti gösterebilmek… Ve en önemlisi de; hem kendinin hem de başkalarının kusurlarını görmezden gelmek, çatlaklarını sevebilmek…

Kusursuzluk ve Leonard Cohen demişken, aklıma, onun, müziklerinden birini bestelediği özel bir film geldi: “Kadın Kokusu”… Hani usta aktör Al Pacino’nun görme engelli emekli bir subayı canlandırdığı ve müthiş tango sahnesiyle hafızalara kazınan o etkileyici film.

“Kadın Kokusu”, bana göre hayatın anlamını çok güzel yansıtıyor. İlk izlediğimde sanırım ondört-onbeş yaşlarındaydım. Bana, o güne kadar yaşadığım, gördüğüm hayattan daha derin birşeyleri gösterdi, hissettirdi. Daha sonra pek çok kişiden de benzer yorumlar duydum.

Neden “Kadın Kokusu” filmi, hiç silinmeyen bir tat bırakıyor sizce bizde? Çünkü, bu filmi her izlediğimizde unuttuğumuz bazı gerçekleri hatırlıyoruz… Yaşamla dans etmek, eğlenmek, kusurları görmemek, çatlakları sevmek, dönüşmek, yaşamda yolculuk yapmak… Ve, görmek, dokunmak, hissetmek, koku almak, yürüyebilmek, konuşabilmek, nefes almak… Yani, hayatımızda ne denli önemli olduğunu, ancak kaybettiğimiz zamanlarda anladıklarımız. Kusursuzluk ve mükemmeliyetçilik oyunları ve yargıları arasında hiddetle gelip giderken unuttuklarımız…

Küçük ve gereksiz şeylere takılıp, varlığımız ve sahip olduklarımız için şükretmeyi, hayatı doya doya yaşamayı unutuyoruz galiba bazen, ne dersiniz?

O yüzden bence de, hemen şimdi: “… Kusursuzluğu unutun. Her şeyde bir çatlak vardır; ışık içeri böyle girer…”

Ebru Ürer Şengül 

BİR CEVAP BIRAK