Kulak Vermek…

Kulak Vermek…

189
0
PAYLAŞ

Düşünün ki, bütün gün yüksek sesle konuşmak zorundasınız…Öğretmenseniz buna hiç yabancı değilsinizdir. Ya da çok yakınınızda ağır işiten yaşlı bir aile büyüğünüz varsa… Bir anlamda hep bağırmak zorundasınızdır. Bağırmak(!); azarlamak değil. Yüksek sesle konuşmak, sesinizi duyurmak için.

Bir şey söylediğinizde, kimi zaman hiç duymaz. Kimi zaman, duyar ve başını sesin geldiği tarafa çevirir ama emin değildir sizden gelen ses olduğunun. Bazen de başını, bakışını size yöneltir ama bakışları ne dediğinizi anlamadığını ele verir. Bir daha söylersiniz sözünüzü. Belki daha yüksek sesle… Belki bir daha. Tabi, siz bunca sefer sözünüzü tekrarlamaktan artık sıkılmaya başlarsınız bile, çünkü bir yandan mesajınızı iletemiyorsunuz, öte yandan fiziken de yorgunluk içine düşmek üzeresiniz. Nefesiniz yorulmaya başlar, ses telleriniz yıpranır, üstüne üstelik de sinirleriniz de çoktan tahrip olmaya başlar. Bir kez daha, son kez denersiniz…Muhtemelen, söylediği şeyi yanlış anladığı için size doğru cevap da veremeyecektir. Peki şimdi ne olacak…Defalarca, sabırla, gırtlağınızı yırtarcasına söylediğiniz, anlatmaya çalıştığınız, sesinizi duyurmaya çalıştığınız ve bir karşılık beklediğiniz cümlelerinize karşılık alamadığınız gibi, elde sadece yorgunluğunuz kalır. Gücünüz varsa tekrar denersiniz? Ya da… Birkaç işaretle konuyu halletmeye çalışıp, bir kenara oturursunuz. Aynı aile büyüğünüzle, aynı şartlarda yaşamaya devam edersiniz. İnsanın doğası, yaradılışı böyle dersiniz, bir gün kendinizin de aynı fiziksel yetilerinizin kaybıyla sınanabileceğinizi düşünerek empati yapabilirsiniz. Ve hayat devam eder.

Peki ya, benzer ya da hemen hemen aynı süreci, hiçbir fiziksel mazereti olmayan, eşiniz, sevgiliniz, sevdiğinize sesinizi duyuramadığınız zaman neler yaşarsınız? Muhtemelen, yukarıdaki örnekte olduğu gibi defalarca denersiniz…Her seferinde, kendinizi duyurmak için sesinizi biraz daha yükselterek, ama her seferinde biraz daha yorularak, her seferinde biraz daha nefesiniz tükenmiş, sinirleriniz tahrip olmuş şekilde. Üstelik, bu sefer muhatap öyle biri ki, değil söylediklerinize kulak vermesi, söylemediklerinize, hatta sessizliklerinize bile kulak vermesi beklentiniz olan bir muhatap. İnsan olarak beklenti içinde olmaktan daha doğal ne olabilir? Beklenti demek, umut demektir. Beklenti demek, ortak bir gelecek paydası arayışı içinde olmak demektir. Beklenti demek, sen benim için değerlisin ve umut deryam seninle dingin demektir. Hele bir de tüm çabalarınız sonunda, sözlerinize kulak verilmediğini fark ettiğinizde, artık bitap düşersiniz. Yaşlı aile büyüğünüzle yaşadığınız durumun geçerliliği kabul edilebilirken, aynı durum eşinizle ya da sevdiğini kişiyle yaşanınca nasıl bir duygu çıkar ortaya sizde? Sevdiği tarafından kulak verilmemek, keşke sadece ses tellerinizi ve nefesinizi yorsa. Aradaki, görünmeyen ses geçirmez duvarlar olduğu müddetçe, ne ortak geleceği birlikte inşa etmek mümkün olacak, ne de umut deryanızdaki fırtınaların dinmesi.

İlişkilerde, muhatapların birbirlerine kulak vermesi o ilişkinin sağlıklı yürümesi için en önemli basamaklardan biridir. Bir taraf sesten hızlı -süpersonik- algılarla muhatabına karşılık verirken, diğer taraf görünmez duvarlar ardındaysa belki de yapılacak ilk iş, önce duvarı görünür hale getirmektir. Duvarın varlığını görmek ve göstermektir. Ancak duvarın varlığı kabul edilirse, sonrasında beraberce o duvarı aşmanın yoluna bakılabilir. Beraber demişken, karşımızdakinin isminin yanına sesimizi duymuyor diye ünlem koymadan önce, kendimize de dönerek acaba karşımızdakinin sesini ne kadar duyuyor olduğumuzu da sormayı unutmayalım. Birbirimizi duyduğumuz günlere erişerek, umut deryamızdaki fırtınaların dinmesi dileğiyle….

Ahmet Kablan