Keşke Okulda Öğretilseydi Dediğim Hayata Dair 5 Pratik Bilgi

Keşke Okulda Öğretilseydi Dediğim Hayata Dair 5 Pratik Bilgi

155
0
PAYLAŞ

Malum okullarda geçirdiğimiz zaman hayatımızın önemli bir bölümünü kapsıyor. Günümüzde; ortalama şartlarda, ortalama zorunlu eğitim-akademik eğitim çizgisinde ilerleyen bir Türk genci iş hayatına adım atma yeterliliğine ulaştığında 23-24-25 yaşlarında oluyor.

Bu, eğitim ile geçmiş 17-18 yıl demek.

Neredeyse öğrencilikten “emekli” olmak demek.

Peki, hayatımızın 17-18 yılını geçirdiğimiz okullarda; özellikle üniversiteye kadar sınıfımız büyüdükçe detaylarla niteliklendirildiği düşünülen pek çok dersin aslında, hep ve sadece ilk öğrendiğimiz öz haliyle hatırlandığı gerçeği artık kabul edilse ne olurdu?

Ya, bir tembel öğrenci klişesi olarak eğitim tarihimize geçmiş; “Hocam, bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” sorusuna biraz olsun kulak verilseydi?

Bizi ezber üstadı yapan; sanatçı-eseri, padişah-dönemi, savaşlar-sonuçları, fonksiyonlar, polinomlar, trigonometriler, kalıtımlar, olasılıklar biraz olsun sade kalsaydı ne olurdu?

Sizi bilmem ama, tarih ve edebiyat konularındaki yıllar geçtikçe küllenen kitabî bilgilerim bilgi yarışmalarında ve bulmacalarda birkaç soruyu bilmek dışında; matematiğin baş belaları fonksiyonlar, polinomlar, eşitsizlik vs. gibi konular ise hep sosyal-sözel-psikolojik alanlarda okuduğum ve çalıştığım için hiçbir işime yaramadı.

Oysaki, şimdi bahsedeceğim 5 pratik bilgiyi 25 yaşından önce gençliğimi verdiğim eğitim hayatında öğrenmiş olsaydım, pek çok kararım, davranışım, alışkanlığım, bakış açım gerçek! hayata atılmadan önce oturmuş olurdu ve bunları anlatan tüm hocalarıma minnet duyardım.

İşte, keşke okullarda bizlere öğretilseydi dediğim hayata dair 5 müthiş bilgi:

1.Pareto Kuralı (80/20 Prensibi)

Aslında bu prensip ekonomi temelli. İtalyan ekonomist Vilfrede Pareto tarafından ortaya konmuş. 19. Yüzyıl İngiltere’sinin servet ve gelir dağılımını inceleyen Pareto, ülkenin % 80 zenginliğinin, nüfusun % 20’sine ait olduğunu görmüş. Daha sonra kendi ülkesi İtalya da dahil, diğer ülkelerdeki araştırmaları da incelemiş ve çok benzer bir dağılım gözlemlemiş. Bu çıkarım yıllar içinde başka ekonomistler, iktisatçılar tarafından incelenmiş ve onaylanmış. Böylece Pareto ilkesi olarak kişisel gelişimden şirket yönetim politikalarına kadar her alanda kullanılmış. Bu ilkenin hayata dair katkısına gelince; bu ilkeye göre eğer bir işin %20’lik bir önemli bir kısmını bitirirsek aslında %80’ini bitirmiş oluyoruz. Herhangi bir işimizde ortalama %20’lik bir ilerleme, başarı kaydetmek için zamanımızın %80’ini harcıyoruz vs. Şöyle bir durup düşündüğünüzde, günlük işlerimizden tutun çok önemli projelerimize kadar durumun gerçekten de böyle olduğunu görüyorsunuz.

Bu ilkeyi, üniversite sınavlarına hazırlanırken, üniversitenin ağır derslerine çalışırken veya ilk iş deneyimlerimde bilseydim zamanımı daha verimli kullanabilir iş planlama önceliklerimde daha doğru kararlar alabilirdim.

2. Parkinson Yasası

1957 yılında İngiliz tarihçi Parkinson tarafından ortaya konulan bu çalışmaya göre; bir iş için gerekli olan süreyi ne kadar uzatırsanız, işin de o süreye yayıldığını gereğinden fazla detaylandığını görürsünüz. Ve aslında sürenin uzadıkça yapılan işin niteliğinin artmadığını fark edersiniz. Gerek öğrencilik hayatında gerek iş hayatında yapmamız gereken bir iş olduğunda aklımıza gelen ilk soru; “Bu iş için ne kadar zamanım var?” olur. Aslında asıl sorulması gereken; “Bu işi tamamlamak için ne kadar zamana ihtiyaç var?” olmalıdır.

Verilen işlerin, görevlerin, ödevlerin, projelerin niteliklerine göre bitirme süresi belirleyebilmenin yöntemi veya otorite tarafından (öğretmen, üniversite hocası, yönetici/patron) verilen sürenin söz konusu işin bitirilmesi açısından yeterli olacağı bu şekilde açıklansaydı “yetişir mi?” panikleri yaşamaz ya da “Nasılsa daha süre var, şunu da ekleyim.” mantığıyla daha yüksek puan veya büyük takdir, alkış, terfi alacağımızı zannedip alamayınca da “Yazıklar olsun, o kadar uğraşmıştım.” diye moralimizi bozmazdık.

3. SWOT Analizi

Bu analiz işletme, iktisat, yönetim bilimi gibi alanların ilk konularındandır. Yöneticiler, patronlar, girişimciler sık sık bu analizden faydalanır, faydalanmalıdır da zaten. Aksi takdirde “doğru ve sürdürülebilir iş yönetimi/girişimi” mümkün olamaz. Türkçe açılımı; “Güçlü yönler/nitelikler, zayıf yönler/nitelikler, sahip olunan fırsatlar ve tehditler”dir. Koçluk görüşmelerinde de sık kullanılan inanılmaz aydınlatıcı, farkındalık yaratıcı bir analizdir. Bir sayfayı alır sayfayı kaplayacak eşit ölçüde bir “+” çizersiniz. Üst birinci bölmeye güçlü yönleri, üst ikinci bölmeye zayıf yönleri, alt üçüncü bölmeye fırsatları, alt dördüncü bölmeye tehditleri yazarsınız. Birey için yapıldığında bu analiz; karakterinizin, beceri/yeteneklerinizin güçlü ve zayıf (geliştirilmesi gereken) yönlerini, hayatınızda değiştirilmesi çok mümkün olmayan ya da mümkün mü diye sorgulatan fırsatları (avantajlar), tehditleri (dezavantajlar) temsil eder.

Kendinize ve hayatınıza dışarıdan, analitik, rasyonel bir şekilde bakmanızı sağlayan bu analizin meslek ve üniversite seçiminde ne kadar değerli olabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Ne yazık ki bizlerin üniversite ve meslek seçiminde danıştığı rehber öğretmenleri böyle bir yöntem kullanmıyordu. Tam olarak ne yapmak istediğimi, bana neyin uygun olduğunu keşfettiğimde tam 27 yaşındaydım. Hala da birlikte çalıştığım öğrencilerim bu analizi koçluk çalışması içinde görüyor ve tanıyorlar. (Vizyon ve misyon sahibi kendini geliştirmiş rehber öğretmenleri tenzih ederim.)

4. Öğrenme Stilini Keşfetmeyi Sağlamak

Öğrenme stilleri, temsil sistemleri, çoklu zeka kuramı eğitim bilimleri derslerinde anlatılıyor. Çoğu meslek aşığı, tecrübeli öğretmen bu yöntem ve kuramları eğitim stillerine yansıtıyor, eminim.

Peki ya öğrenciler de kendi özel öğrenme stili analizlerini yapmayı bilselerdi ve eğitim hayatlarının ilk yıllarından itibaren kendi özel ders çalışma tekniklerini oluşturabilselerdi nasıl olurdu?

Pek çok öğrenci üniversiteye kadar nasıl ders çalışacağını bilemiyor, afallıyor, kendi öğrenme stilini keşfetmesinde yol gösteren olmadığı için kendini bulana kadar zorluk çekiyor, çalıştığı halde düşük notlar alarak demoralize oluyor. En kötüsü de çalışmaktan, okuldan nefret edebiliyor, özsaygı ve özgüvenini kaybedebiliyor. Ergenlik çağındaki gençler için bunlar o kadar ince çizgiler ki…

Hala aynı sorular soruluyor: Nasıl not tutmalıyım? Ders çalışırken müzik dinlenir mi? Ders çalışırken dikkatim neden dağılıyor?

Bireyin öğrenme stilini keşfetmesinin en basit ve ilk yolu temsil sistemini keşfetmek. Yani hayatın her alanında hangi duyu sistemini baskın kullanıyor, onu bulmak. Eğitim koçluğu görüşmelerinde ilk yaptığımız keşif testlerinden biri “Temsil Sistemleri Testi”dir. Öğrenci, Görsel, İşitsel, Dokunsal alanlardan hangisini baskın kullanıyor onu keşfederiz.

Ben bu testi kendime ilk yaptığımda işitsel ağırlıklı çıkmıştım. Bu demek oluyor ki, dinleyerek daha hızlı ve kolay öğreniyorum. Derslerde öğretmenlerimi dinlerken not tutmak çok zor gelirdi, çünkü zaten dinlerken de çoğunu anlamış ve zihnime kaydetmiş olurdum. Müzik dinleyerek çalışmak da iddia edilenin aksine konsantre olmamı sağlardı. Her ders için dinlediğim farklı bir müzik türüm vardı.

Bu bilgiye özellikle sınav hazırlık zamanlarında sahip olsaydım, renkli renkli uzun notlar alarak konsantre olacağımı ve verimli çalışacağımı zannetmez; daha çok sesli okumalar yapar, ses kayıt yöntemiyle çalışırdım. Böylelikle hem zamanımı verimli kullanır hem de başka şeyler de öğrenmeye, araştırmaya, kendim için bir şeyler yapmaya vaktim kalırdı.

5. İşleri parçalara bölerek yapabilmek

“İşler asla zor değildir. Yeter ki onları küçük parçalara ayırmayı öğrenelim.” Henry Ford

Belki de bu bakış açısı sayesinde üretime yeni bir anlayış kazandırmış Ford’un da dediği gibi bir işi parçalara bölerek bitirmeyi planlamak seri olmayı, daha az hatayla üretim yapabilmeyi ve ekonomik  daha pek çok avantajı beraberinde getiriyor.

Peki, bizler bu yöntemsel bakış açısını eğitim ve iş hayatlarımızda planlı ve bilinçli bir şekilde uygulayabilseydik ne olurdu?

Öncelikle, ödevlerden başımızı kaldıramadığımız, sürekli sınavlara hazırlandığımız, isyan ettiğimiz, ağladığımız, küçücük halimizle ebeveynlerimizden daha çok mesai yaptığımız o günleri daha sakin geçirirdik. (Durum, şimdi çocuklar için de geçerli elbette. Ödev yoğunluk oranı ülkemizde, tam tersi olması gerekirken, liseye kadar hala çok fazla ve bıktırıcı.) Çünkü, eminim, çoğumuzun ödev yapma ve okul sınavlarına hazırlanma konusunda sıkışmasının en büyük sebebi hep biriktirmek ve ertelemekti. (Tabii bu ödevlerin gereğinden fazla olduğu gerçeğini değiştirmez o ayrı konu.) Verilen ödevleri hep zihnimizde döndürüp, “Öff, çok ödevim var.” diyerek gezinir dururduk. Halbuki, bize yüklenen işlerin tamamını, bitirmemiz gereken süreye paylaştırma ve bir işe küçük parçalara bölerek başlandığında o işte daha kolay yol alınacağı yöntemini bilsek ve ödevler verildiğinde ilk yapmamız gerekenin bu olduğu öğretilseydi, bunun için özel şablonlar ödev defterlerimizin tasarımsal bir parçası olsaydı mesela, iş planlama ve yönetimi konusunda çok küçük yaşlarda hayata hazır olurduk.

Dünya bu kadar “globalleşmiş”ken, her şey müthiş bir hızla gelişir, değişirken bir anda tüm dünyayı aynı anda etkileyen ve kanıksanan her şeyi sorgulatan pandemi, dilerim; eğitim otoritelerince de bazı şeylerin derinlemesine gözden geçirilmesini sağlar da hiç değilse bizim çocuklarımız bu bilgilerle donanarak gerçek hayatlarına atılma fırsatı yakalarlar.

Gizem Ekici
Profesyonel Koç & Eğitmen