Kendine izin ver

Kendine izin ver

146
0
PAYLAŞ

Hakan Günday’ın “Daha” romanını okuduysanız eğer, orada insanlık tarihinin en büyük dramının anlatıldığını bilirsiniz. Okumayanlar için kısaca; bir tarafta bu koskoca dünyaya sığdıramadığımız mültecilerin dramını; diğer tarafta da işte bu acının başrol oyuncusu olan, babası insan kaçakçılığı yapan Gaza’nın öyküsünü anlatır kitap.

Gaza hem kurban hem cellattır. Gaza’nın öyküsü de ve mültecilerin dramı da aynı durağa varır; insanlık… İçeride ve dışarıda iki evren. Biri görünürde, biri yüzeyin altında…

Gaza başka seçimler yapabilir miydi? Gaza gerçekten iyi olabilir miydi? Gaza iyi olmayı gerçekten seçmek istedi mi? Bilmiyoruz. Hakan Günday hem Gaza’nın kaderini hem dünyanın mülteci dramını şu cümlelerle anlatıyor aslında: “İnsanın kendi gardiyanı olduğu bir hapishaneden kaçması çok zordu.”

Bu romanı okuduktan çok sonraları, kendi ellerimle inşa ettiğim bir hapishanede olduğumu anlayabildim. İlk önce çaresiz hissettim, çünkü kurbandım. Yani ben oraya gönüllü değil, zorla tıkılmıştım! Sonra, çok sonra anladım ki kurban da, suçlu da, kurtarıcı da bendim. Ve tüm bunları kendi ellerimle yapmıştım. Ben insanlığın bir parçasıydım ve o insanlık bana karşıydı.

Üstelik kendi ellerimle inşa ettiğim hapishanede hem gardiyan, hem mahkum hem kurtarıcı olmak öyle zor bir denklemdi ki, çarkı nerede kırmam gerektiğini ve kimi kurtarmam gerektiğini bir türlü anlamadan debelendim uzun süre. Sonra mahkum ve gardiyan rolünden sıkıldığımı ve bu döngüde bu iki rolün en çaresiz olanlar olduğunu gördüm. Kurtarıcı olmaya karar vermiştim…İyi ama, kimi kurtaracaktım? Kimdim ben? Kendime biraz özgürlük bahşedecektim ama nasıl?

Kendime hapishaneden sonsuz çıkış için izin verecektim, ama hangi anahtarla?

Kendime izin vermek… İşte bu cümleyle uyandım uykudan. Meğer, ta doğarken kendimle birlikte bu dünyaya hediye olarak getirdiğim saklı hazineleri ya da hapishanenin zindanlarını açıyormuş şu iki kelime: Kendine izin ver!

Bugüne kadar, kendime izin verdiğimi sandım hep. Ya da böyle bir olguyu düşünmedim bile. Meğer kendine izin vermek için o yüzeyde gördüğüm benlikten sıyrılmam, rollerden kurtulmam, öğrenilmiş çaresizliklerimi tek tek ayıklamam, yıllarımı hapsettiğim bu bedeni, kanıksadığım varoluş biçimini değiştirmem ve hatta önce onurlandırmam; yani içe, en içe doğru yönelmem gerekiyormuş.

Bugüne kadar tanıdığımı sandığım beni gerçekten bulmak için, kurtarıcının, kurbanın ve suçlunun kıyafetlerini de üzerimden atmam gerekiyormuş. Kendine izin vermek çemberin tam üzerinde dolaşmak değil, çemberin merkezine dalabilmekmiş. Kendime izin vermek insan olduğumu hatırlamak ve insanlıktan kaçmamak demekmiş. Ne acıdan ne sevinçten, ne doğrudan ne yanlıştan… Hepsine eşit mesafede ve merkezde.

Kendime izin vermek benim döngümde, izleyen ya da yol gösteren değil; kaçmadan, göçmeden, dünyanın gözünün içine baka baka yola çıkmak, üstüne üstlük bilinmeyen, hiç gidilmemiş yolları da açabilmek demekmiş.

Sen de kendine izin ver.

Bak bakalım orada kimler var?

Ve bugüne kadar geminin güvertesinde sen kimleri sakladın ve aslında kime yol açman gerekiyordu?

Ama unutma, evine varabilmek için önce anahtarın sende olduğunu bilmen gerekiyor. Anahtarın kalbi de sensin üstelik…

Nilüfer Nurgül Özdemir

Kitap Koala Sokak Hayvanlarına Destek Olmak İçin Kurulmuştur. Lütfen Ziyaret Ediniz!

BİR CEVAP BIRAK