Kabloların arasında sıkışmak

Kabloların arasında sıkışmak

250
0
PAYLAŞ

Hepimizin hayatında kaçınılmaz yeri var teknolojinin. Akıllı telefonların çığır açan özellikleri, uçaklarda bile internete bağlanabilmek, dünyanın öbür ucuyla dilediğimiz an görüntülü konuşabilmek… Peki, kaçınılmaz olması sorgulanmaması anlamına da geliyor mu? Bir an olsun isyan etmeyen var mı acaba, şarj aletlerine bağımlı yaşamaktan fenalık geçiren, “powerbank”siz dışarıya bile çıkamayan, bilgisayar önünde gözlerimizi eskitirken elektrik prizi olan kafeler veya restoranlar arayan bir toplum haline geleli çok da yeni olmuyor. Kendimizin bile hatırlayamadığı kadar uzun süredir unuttuğumuz o “sessizlik” ten uzakta, hep bir telaşe içinde bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz.

Ben, en çok kötü yazı yazdığımda fark ediyorum bu telaşenin ortasına nasıl da düştüğümü. Zamanında, tabiri caiz ise inci gibi yazısı olan, ilkokuldayken “el yazısı” ile yazma dersleri ve o derslerden iyi notlarla geçmek (bizim zamanımızda bir hayli önemliydi), hatıra defterlerine duygu ve düşünceleri yazmanın ne kadar gerçek olduğu o dönemlerde o inci gibi yazılarla boş sayfaları doldurmak ne kadar da anlamlıydı. Yıllar içerisinde bu kadar düzgün, karakteristik, olabildiğince kendini yansıtan, hırçın olduğu zamanlarda bile telaşsızlığından bir şey kaybetmeyen o yazımın, zamanla bu kadar çirkinleşmesi halidir, bu koşuşturmanın tam da kendisi bana göre. Bazen kendi kendime ya da bir toplantıda not alırken, sonrasında o okunması mümkün olamayan, kendimin bile ne yazdığımı anlayamadığım yazılara baktıkça daha fazla idrak ediyorum; yavaşlamak, hatta durmak gerektiğini. Sürekli bir durmak değil kastettiğim elbette, bu yolculukta durduğumuz an birilerinin gelip bizi çiğ çiğ yediği acımasız bir ortamda var olmaya çalışırken, böyle bir lüksten bahsetmek pek gerçekçi değil mutlaka. Ama arada sırada, planlı veya plansız, durmak lazım, belki olduğun yerde saymak, bazen sadece boş boş bakmak ya da gözlerini kapatıp yediğin şeyin tadını almak gerçekten. Neden bunu yapmıyoruz? Bunca şey okuyup görmemize, yaşamamıza rağmen, neden bunu kendimizden sakınıyoruz? Herkesin cevabı kendinde. Ama cevap her ne ise, sadece dürüst olsun.

Peki, yine bu yüzden değil mi ara sıra eskilere, daha yavaş akan hayatlarımıza duyduğumuz o enteresan özlemler? Cep telefonlarının olmadığı anlar, emojiler yokken duygularımızı anlatmanın bir yolunu bulmak için verdiğimiz emekler bu yüzden daha kıymetli değil mi? Bir mesajla dünyanın duygusunu karşı tarafa geçirdiğimizi sandığımız yanılgılar çukuruna düşmenin bedellerini ödediğimiz zamanlar size de tanıdık geliyor mu? Teknolojinin gücünü ya da her şeye erişebilir olmanın lüksünü elimizin tersiyle bir kenara itemeyeceğimizi bilsek bile, yine de sahip olduklarımızın avuçlarımızdan kayıp gittiği resme şahit olmadan, kendimize zaman zaman o çokça “hak ettiğimiz” molaları vermenin yollarını bulmalıyız.

Yazdığım harflerin benden önde koşmadığı, yakalayabildiğim kadar daha fazla “an” biriktirebileceğim bir yaşam temennisiyle…

Selin Artun Taş

BİR CEVAP BIRAK