İşte o an !

İşte o an !

300
0
PAYLAŞ

Şu anda çok mutluyum. Şahane bir akşam yemeği yedik.
Peki ya bundan 2 saat önce?

İki arkadaş seyahatteyiz. Akşam oldu, etraf kapkaranlık, kuru soğuk içimize işliyor. Günün yorgunluğunun üstüne, nasıl da açız. Restorana yaklaştıkça, az kaldı, sadece 5 dakika deyip deyip rahatlıyoruz. Ama o da ne?
Elimizdeki haritayı tamamen tersten, baştan aşağı yanlış okumuşuz. Sağ yerine sola dönüp, doğu yerine batıdan sapıp, yokuş aşağı inmek yerine de koca bayırları tırmanmışız meğer.
Daha yemeğe 2 saatlik yol var!

Peki şimdi ne olacak?

İşte tam orada önümüze çıkan bir ‘an’ var ya hani, bundan sonra ne olacağı tam da o anın içinde gizli. O an bize göz kırpıyor. Bakalım ne yapacak diye meraklı gözlerle bize bakıyor. Hepimiz her yerde her daim yaşıyoruz o anları. İtiraf edeyim, bu satırları yazmaya başladığımdan itibaren aklımın içinde hep bir kritik ‘an’ var. Peki hangi an bu? Adına ne dersek diyelim, olayı, problemi, sorunu elimize aldığımız ilk an bu. Hani sorunu elimize alıp, ona bakıp onunla ne yapacağımıza karar verdiğimiz, içinde ilk hareketimizin, ilk tepkimizin gizli olduğu an… Kim bilir içinde neler saklıyor neler?

Bir terslik, ya da istemediğimiz bir durum karşısında verdiğimiz ilk tepki, söylediğimiz ilk söz, yaklaşımımız, mimiklerimiz, niyetimiz, dediklerimiz, demediklerimiz, ne kadar çeşitli yollara götürebilir bizi bir düşünsenize… Yaklaşımımız ne yöndeyse, senaryo da çorap söküğü gibi o yönde ilerleyip durur.

Neler olabilir?

Bazen kendimizi sorunun kendisiyle değil, karşımızdakiyle mücadele etmekle uğraşırken buluveriyoruz ya hani. Hani haritaya yanlış baktığımızı fark ettiğimizde kendini haklı çıkarma tuzağına düşüp, ‘sen soktun bizi o yanlış yola’, ‘senin yüzünden aç kaldık, donduk, mahvolduk’ diye didişirken belki o sinirle haritayı da yırtıp atıp fırlatıyoruz ve yolumuzu bulma ihtimalini kendi ellerimizle yok ediyoruz. Halbuki harika bir akşam yemeği 2 saat sonra olsa da orada bizi bekliyor. Hatta belki de daha iyi bir ateşte pişmiş olarak…

İşyerinde yanlış yazılmış bir rapor, evde eşimizle yaşadığımız bir sorun, toplantıdaki o tartışma, müdürle yapılan o konuşma, yaşamımızın her alanında karşımıza çıkabilecek irili ufaklı sorunlar, hatalar, krizler olmuyor mu?
Oluyor.

Biz ne yapıyoruz?

Çeşit çeşit tepkiler, sonsuz ihtimaller var her seferinde önümüzde. Yanlış hazırlanmış raporla ilgili ‘peki şimdi ne yapmalı’ diye ileriye dönük konuşmak yerine, kimin suçu olduğunu, ‘senin yüzünden, senin hatan’ laflarıyla bezeli sözde çözüm arayışlarının içine daldıkça girdabın içinde dönüp duruyoruz, bataklığa saplanıp kalıyoruz. Ya da evde, eşimize ‘ben demiştim, hep böyle yaparsın zaten, yine senin suçun’ diye gürül gürül parlayıp kendi yarattığımız meydan savaşını kazanmaya çalışırken aslında ne hakkında konuştuğumuzu dahi unuttuğumuz zamanlar olmuyor mu hiç? Kendimiz yaratmamış olsak da yaşıyoruz böyle halleri. Bazen böyle savaşların içinde buluveriyoruz kendimizi. Ortalık sakinleşince, sonradan geriye dönüp sağlam kafayla baktığımızda, sorunun kendisinden daha önemli olanın onu ele alış biçimimiz olduğunu fark ediyoruz aslında. E tecrübe ettik artık, bundan sonraki ‘kritik’ anda belki dümeni biraz daha yapıcı, serinkanlı, sakin, çözüm odaklı tarafa çeviririz. Hani o meşhur, havalı ‘kriz yönetimi’ meselesi. Hep okuyoruz ya hani her kitapta ‘sorunun değil, çözümün parçası olun’ deyip duruyorlar bize. Çocuklarımıza da tembihliyoruz, artık iyice ezberledik. Çözümün parçası olalım tabii ama nasıl ?

Gelin yine o belirleyici an’a dönelim…

O an bir kıvılcım.

Bir senaryoda, üzerine körükle gidip alev alev bir yangın çıkaracağız, sonra da geride kalan külle dumanla baş başa kalacağız. Bir başka senaryoda, o ilk an ki kıvılcımı soğukkanlılıkla, usul usul üflemeye başlayıp, sonunda sakince söndüreceğiz. Yangınlar, kavgalar, suçlamalar, tuzaklar, senin yüzünden, senin suçun, ben demiştim’ler, mutlaka haklı çıkmakta ısrarcı tavırlar, her şeyi yakıp küle çeviren o kocaman yangını çıkarıyor ve sonunda bir de bakıyoruz ‘ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı’ sözleriyle baş başayız.

Hani yürümüyor ya bazı işler, bazı ilişkiler… Eğer yangına körükle gitmiş, haklı çıkma tuzağına düşmüşsek etrafımızı saran dumanın, isin, tozun içindeysek zaten göz gözü görmüyor ki, her taraf karmakarışık. Ne tarafa yürüyecek, nasıl ilerleyecek bir türlü hallolamayan bu işler?

Olumlu, ılımlı, sakin, pozitif ve yapıcı tavırlardan bahsetmek çok tatlı ve kolay ama zor zamanlarda uygulaması o kadar da kolay olmayabiliyor. Paul Auster, kriz anlarında insanın içindeki canlılığın iki katına çıktığını söylemiş, hatta insanların köşeye sıkışmadıkça tam olarak yaşamaya başlamadıklarını düşünüyor. Ne dersiniz? Kriz dediğimiz, bizi harekete geçiren, motoru ateşleyen bir güç olabilir mi, hatta içinde belki de kocaman bir hediye paketi saklı olabilir mi? Koca bir çikolata paketiyle karşılaşamayacak olsak da sorunlar bize alçakgönüllü, sabırlı, esnek, hoşgörülü ve nazik olmayı öğretebilir; gelişim için fırsat kapılarını açtıkları da kesin. Bize düşen, o kapıları görebilme yeteneğini bulmak, sonra da aralayıp içeri girebilme cesaretini…

Pozitif gözlükle bakmak, yapıcı çözümlere odaklanmak aslında yapmaya alıştıkça daha da kolaylaşan bir tutum haline gelebiliyor. Başka bir deyişle, sorunlarla olan ilişkiler de değişebiliyor, değiştirilebiliyor; bir tür kas çalıştırmaca… Düzenli, sıkı antreman yapan, kendini bilip eksiğini tamamlayan sporcu da daha başarılı değil mi zaten?

İyi bir örnek görünce, iyi bir insan tanıyınca, tüm dünyanın o iyiliklerle dolu olduğunu hayal ederim hep, o zaman dünyanın, yaşamın neye benzeyeceğini…Belki hayal gibi geliyor kulağa ama dünya üzerinde herkes yapıcı ve gerçek çözümler, faydalar peşinde olsa, dümenini pozitif tarafa çevirse, kavga, gürültü, suçlamalardan uzak, fikir ayrılıklarının ‘efendice’ ele alındığı kocaman bir bahçede hep birlikte koşturuyor olsak, eminim habire arayıp peşine düştüğümüz o meşhur ‘huzur’ ve ‘mutluluk’ da hayatın sorunlarına rağmen bize daha çok uğrayacaktır.

Peki ne yapalım?

Unutmayalım, yangından kurtarılacak ilk şey o an. Bir nefes alıp düşünelim, yüzümüzü çözüme doğru dönelim, ne dersiniz? Sorunu fark ettiğimiz ilk anda bir adım geri çekilip rotamızı yeniden belirleyebiliriz.

O an bizim pusulamız, anahtarımız, yanlış yönden dahi bizi doğru yola, doğru kapıya çıkaracak anahtar o anda, o tavrımızda gizli.

İşte o an bizim avucumuzun içinde; dilimizin ucunda, yeter ki doğru kullanalım.

Zeynep Tunçer