İnsanların Yalanlarını Nasıl Yakalarsınız?

İnsanların Yalanlarını Nasıl Yakalarsınız?

633
0
PAYLAŞ

Yalan yakalama konusunda uzman olduğunuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Deneyimli ve becerikli bir yalancı sizi kolayca kandırabilir.

Kaldı ki yalan söyleyen insanın bakışlarını sürekli kaçırdığı, endişeli davranışlar sergilediği yolundaki klişelerin işe yaramadığı artık anlaşılmış bulunuyor. Bilim insanlarına göre yalanı anlamının tek yolu yalancıyı ters köşeye yatıracak sorular sormak. Ancak bu da geliştirilmesi gereken bir yetenek.

Birisinin size yalan söylediğini nasıl anlarsınız? Bu, yalanı yakalama konusunda eğitim almış emniyet görevlileri ve yasa uygulayıcıları gibi profesyoneller için bile çok zor. Yaygın görüşün aksine yalancılar yüz ifadeleri veya vücut dilleriyle kendilerini kolayca ele vermezler. Deneyimli ve becerikli bir yalancı, bu silahlarla karşısındakini doğruları söylediğine kolayca ikna edebilir. Peki, yalan yakalama becerimizi geliştirebilmek mümkün mü?

Dünya’da yalanlarla ve duyguları okuma ile ilgili Times Dergisi tarafından hem otorite hem de dünyanın en önemli yüz insanından biri olarak görülen Paul Ekman yalanı yakalamanın belirli koşullar ve ancak eğitimle mümkün olduğunu belirtiyor.

Sokakta rastgele bir kadın veya erkeği çevirip, yalan söyleyeni nasıl anlayacaklarını sorun. Büyük bir olasılıkla size yalan söyleyen kişinin doğrudan gözünüzün içine bakamadığını söyleyecektir. 2006 yılında yapılan geniş kapsamlı bir araştırmanın sonucunda, bunun en popüler yanıt olduğu, 50 ülkede çoğunluğun bu yanıtı verdiği ortaya çıktı. Ne var ki bu doğru değil. Birisi ile konuşurken yalancıların da, doğruyu söyleyenlerin de bakışlarını aynı oranda kaçırdıkları tespit edildi. Yalancılarla ilgili diğer bir yanılgı da, yalancıların yerli yersiz kaşındıkları, konuşurken duraksadıkları, tereddüt geçirdikleri, ağırlıklarını bir yandan diğer yana geçirdikleri gibi huzursuzluklarını belli eden hareketler yaptıkları yönündeki klişeler.

ÖNEMSİZ YALANLAR MESELE DEĞİL

İngiltere’deki Portsmouth Üniversitesi’nden psikolog Aldert Vrij, “İnsanlar tipik olarak kendilerinin kötü bir yalancı, ancak iyi bir yalan dedektörü olduğuna inanır. Oysa gerçek bunun tam tersidir” diyor.

Pek çoğumuz yalan söylendiğini bilsek de fazla dert etmeyiz; çünkü yalanların çoğu önemsizdir. Bunlar, duymaktan hoşlandığımız komplimanlar ve mazeretlerdir. Ancak bazen yalanlar hayatımızı altüst edecek boyutta sıkıntılara sokabilir. Eşim beni aldatıyor olmasın? Patronum yoksa benden kurtulmak mı istiyor? Çocuğumun babası gerçekten ben miyim? gibi kritik sorulara verilen yanıtlar hayatımızda köklü değişiklikler yaratabilir. Öyle ki bazı durumlarda yasa uygulayıcılar ve emniyet güçleri için yalanı tespit etmek ölüm-kalım meselesi haline gelebilir. İşin kötüsü, bu profesyoneller de yalan yakalama konusunda bizden daha iyi değildirler.

Son yıllarda çok sayıda psikolojik araştırma “Niçin bu kadar kolay kandırılıyoruz” sorusuna yanıt arıyor. Vrij, İsveç’teki Gothenburg Üniversitesi’nden psikolog Par Anders Granhag ve Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nden Stephen Porter ile birlikte, kendilerinden önce yapılan çalışmalardan elde edilen tüm sonuçları birleştirdi (Psychological Science in Public Interest vol 11, p 89). Bu tümleşik makale, insanların yalan yakalama konusunda ne kadar beceriksiz olduğunu göstermekten çok, yalanı ortaya çıkartma konusunda herkesin kendisini geliştirebileceği konusuna odaklanıyor. Porter, profesyonel sorgucuların algı yeteneklerini hafife almamak gerektiğini, ancak sıradan insanların bazı ipuçlarını öğrenmesinde yarar olduğunu söylüyor.

EN SIK YAPTIĞIMIZ HATALAR

Psikologlar, birisinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için insanların en sık tekrarladığı hatalarla işe başlıyor. Sorunun temelinde, yalancıların yüz ifadeleri ve vücut dilleriyle kendilerini ele verdiklerin yönündeki yaygın inanç yatıyor. Oysa Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden Bella DePaulo ve ekibi, aldatılmanın ipuçlarını ortaya çıkartmak için 100 kadar araştırmanın sonuçlarını bir araya getirdiği zaman, dişe dokunur bir tek ipucu bile bulamamış (psychological Bulletin, vol 129, p 74). “İnsanlar yalan söylediği zaman her zaman aynı davranışı sergilemiyor; aynı şey doğruyu söyleyenler için de geçerli” diye konuşan DePaulo, “Dolayısıyla sözel olmayan ipuçları –bakışları kaçırmak, huzursuz hareketler yapmak gibi- bizi yanlış sonuçlara sürükleyebilir” diyor.

Aynı zamanda yalancıların gerçek duygularını “mikro-ifade”lerle dışarı sızdırdığı iddiası da doğru değil. Amerikalı psikolog Paul Ekman tarafından 1980’li yılların ortalarında psikoloji jargonuna kazandırılan mikro-ifade terimi, tüm yüzü kaplayan ve 0.04 ve 0.2 saniyelik bir süre içinde baskılanan duygusal ifadeleri tanımlar. Porter, yalancıların bu ifadeleri sergilemediğini söylemiyor, tam tersi bu ifadelerin çok belirsiz olduğunu, gözden kaçabileceğine dikkat çekiyor.

Porter’e göre burada önemli nokta neyin peşinde olduğunuzu iyi bilmeniz ve bunu bulduğunuzda da çok fazla anlam yüklememeniz.

Günlük yaşamda ne yazık ki sözel olmayan bilgilere, sözel olanlardan daha fazla anlam yüklüyoruz ve bu ikisi uyuşmadığı zaman sözel olmayanın geçerliliğine inanıyoruz (Journal of Applied Psychology, vol 89, p 137). Porter ve Vrij’in ekibine göre, sözel ve sözel olmayan ipuçlarına eşit anlam yüklediği zaman yalanı yakalamak kolaylaşır.

YANLIŞ ODAKLANMA

Yüz ifadesi ve vücut diline odaklanmanın yarattığı en önemli sorun, sorgulama sırasında yalnızca yalancıların sinirli davranışlar sergilediği yolundaki inanıştır. Aslında doğruyu söyleyenler de yalancılar kadar tedirgin olabilirler. Yalnızca sorgulanmak bile, yalan söyleyip söylemediğine bakılmaksızın, insanı tedirgin etmeye yetebilir. Dolayısıyla, eğer mümkünse, yapılması gereken, zanlının davranışlarını, suçsuz olduğunu bildiğiniz benzer koşullar altındaki daha önceki davranışlarıyla karşılaştırmaktır. Başka bir deyişle, zanlıyı yargılamak için masumiyetine kesinlikle inandığınız bir başlangıç noktasının belirlenmesi gerekir.

Sorun yalancıyı tespit etmenin bir “kedi-fare oyunu” olmasından kaynaklanıyor. Bu oyunda yalancı daima bir adım ilerdedir. Bir insan her yalan söyleyişinde kendini biraz daha geliştirir; her yalanda karşısındakinden aldığı tepkilere göre hatalarını düzeltir ve sonuçta bu konuda ustalaşır. Oysa karşısındaki insan hiçbir zaman aldatılıp aldatılmadığı konusunda emin olamaz. Dolayısıyla hatalarından ders alma şansını yakalayamaz.

YENİ BİR STRATEJİ

Vrji ve meslektaşları, tamamen yeni bir strateji ile yalan yakalama yeteneğimizi büyük ölçüde geliştirebileceğimizi öne sürüyor. Bunun için de yalnızca vücut dilini ikinci plana atmak yeterli olmayabilir.

Son on yılda bilim insanları, yalancıların, hareketlerinden dolayı değil, düşüncelerinden dolayı daha fazla “göze battığını” fark etmiş bulunuyor. Yalan söylemek bilişsel olarak doğruyu söylemekten daha fazla çaba ister. Dolayısıyla bu alternatif strateji, yalancılar ve doğrucular arasındaki bilişsel farklılığı arttırmayı hedefler. “Yalancıyı, doğru söyleyenden daha fazla sinirlendirecek soruları sormak neredeyse olanaksızdır” diye konuşan Vrij, “Bu durumda yalancıya yanıtlamakta zorlanacağı soruları sormak gerekir” diyor.

KURNAZCA SORULARLA GERÇEĞE ULAŞMANIN YOLLARI

Bunun bir yolu zanlıdan öykülerini tersten anlatmalarını istemektir. Bu, gerçek bir öykü yerine kafasında geliştirdiği sanal bir öyküyü anlatan yalancı için çok zordur. Bir diğeri de söz konusu olayın geçtiği ortamı en ince ayrıntılarına kadar çizmelerini istemektir. Yalancılar bunda da zorlanır, çünkü kurgulanmış bir ortamı görsel ayrıntılarıyla düşünmek akıllarına gelmemiştir. Veya zamanlamaya ilişkin ayrıntılarla da yalancıyı şaşırtabilirsiniz. Bir diğer kurnazlık da, sanal olayın tam kronolojisini öğrenmeye çalışmaktır.

Vrij’in ekibinin deneylerinde kullandığı bir diğer yöntem de zanlının gerçek görüşlerini su yüzüne çıkartmaktır. Önce zanlıyı onaylayan yönde sorular sorulur, daha sonra şeytanın avukatı rolüne soyunarak, onaylamadığınızı gösterir imalarda bulunulur. Bu gibi durumlarda zanlı, kurguladığı görüşlerinden çok, gerçek görüşlerini destekleyen tartışmalara yer verir (Acta Psychologica, vol 134, p 323).

Bir diğer kurnazca taktik de bakışları kaçırma klişesini kullanmaktır. Yalancılar aşırıya kaçacak kadar bakışlarını kaçırmasalar da, geçmişte olan olayları hatırlamaya çalışan insanlar zaman zaman bakışlarını kaçırır, çünkü göz göze gelmek dikkati dağıtır. Zanlıdan göz teması kurmasını istediğiniz zaman, üzerindeki bilişsel yük artar. Yalan söyleyen bir kişide bu yük zaten fazla olduğu için kendilerini ele verme olasılığı artar. Vrij ve grubunun geçer yıl yayımladığı bir çalışmada, göz teması kurması istenilen yalancıların, doğruyu söyleyenlere oranla sözel ve sözel olamayan türden bol miktarda ipucu verdiği görülmüş.

Bir başka yöntem de kanıtları strateji oluşturmakta kullanmaktır. Kısaca SUE (Strategic Use of Evidence) denen bu stratejinin dayanağı, yalancıların doğruyu söyleyenlerden farklı bilgilere sahip olmalarıdır. Polisteki sorgucular, halihazırda bu yöntemden yararlanıyorlar. İsveç’te 2009 yılındaki bir cinayet vakasında bunun ne denli yararlı olduğu kanıtlandı. Gothenburg’da Nancy Tavsan adındaki genç bir kadının cinayete kurban gitmesinin ardından polis, takma adı Skuggan olan bir zanlıyı yakaladı. Zanlının cinayet gecesi nerede olduğuna ilişkin kısıtlı oranda bilgileri olmasına karşın, zanlının cinayet silahı ile bağlantısı (cam bir şişe) bulunamıyordu. Polis, zanlı hakkında elindeki bilgiyi hemen açık etmek yerine, zanlının sorgulama sırasında gerçek dışı öyküsünü anlatmasına izin verdi ve daha sonra kanıtlarla yüzleştirdi.

Skuggan, zaman içinde polisin tahmininden daha fazla bilgiye sahip olduğunu fark etti. Sıra cinayet silahına gelince polisin bilmediği ayrıntıları anlatmaya başladı. Oysa bu bilgileri masum birinin bilmesi olanaksızdı.

SUE, zanlının sorgulanması sırasında sorgucunun bildiklerini hemen açığa çıkartma içgüdüsüne karşı geliştirilmiş bir stratejidir. Hepimizin yararlanabileceği bu strateji Michigan State Üniversitesi’nden Tim Levine tarafından bir adım daha ileriye taşındı. Levine bu stratejiyi şöyle açıklıyor: “Yalan uzmanlarını uzman yapan, sözel olmayan davranışları yorumlama becerisi değil, doğru soruyu sorma becerisidir.” 

DUYGUSAL İPUÇLARI DA ÖNEMSENMELİ

Diğer psikologlar duygusal ve sözel olmayan ipuçlarının önemsenmemesine karşılar. Ekman, psikolojik deneylerde gönüllülerin yalnızca rol yaptıklarını, gerçek yaşamda büyük bir cezaya çarptırılmamaya çalışan bir insanın motivasyonlarını kesinlikle algılayamayacaklarına dikkat çekiyor. “Ciddi bir cezaya çarptırılma tehdidi, yalancının üzerindeki duygusal ve bilişsel yükü belirler” diye konuşan Ekman, “Denekler bu yükü hissedemedikleri için davranışlar üzerindeki kritik ipuçları yok olur” diyor.

Porter bu arada sözcük seçimine de dikkat çekiyor. Yalancıları ele veren en önemli ifadelerin başında “eğer” gibi kesinlik içermeyen sözcükler geliyor. Oysa doğruyu söyleyen insanlar daha somut ifadeleri tercih ediyor. Yalancılar, ayrıca yüzlerinin üst kısımlarında kısa bir şaşkınlık ifadesi sergiler. Bu, üzüntülü görünmek isteyip de başaramayan insanların yüz ifadesidir. “Eskiden yalancılar daha avantajlı bir konumdaydı” diye konuşan Porter, “Şimdi psikolojideki gelişmelerden yararlanan yalan uzmanları daha üstün konumda” diyor.

Ancak özellikle hukukçular, üst düzey ajanlar, emniyet görevlileri, insan kaynakları profesyonelleri, psikologlar ve satışçılar için duygu ve yalan uzmanı olmak zorundalar. Paul Ekman International Türkiye Şubesi Direktörü Umut Kısa eğitimlere başladıklarından beri bir çok kişinin bu eğitimleri aldığını ve duygu/yalan uzmanların sayısının artmaya başladığını söyledi. Kendisi Ekim ayında İstanbul’da yeni bir eğitimleri olacağını da iletti. Eğer erken ödeme indirimleri ile ilgileniyorsanız şimdiden kayıt olmanızı tavsiye ederiz.

Türkiye’de ki lisanslı dağıtımcı Sola Unitas Academy bu konuda Türkiye’nin üç büyük şehrinde eğitimlerine devam ediyor. İlgilenenler www.solaunitas.com adresini ziyaret edebilirler.

Kaynak: Cumhuriyet

 

BİR CEVAP BIRAK