İÇİMİZDE SAKLI…

İÇİMİZDE SAKLI…

254
1
PAYLAŞ

Bu dünya kırık kalpler tiyatrosu!

Herkes birilerine çok kızgın, öyle gergin diyaloglar gözlemliyorum ki, bazen aile içinde, arkadaşlar arasında, bir kafede müşterilerle çalışanlar arasında ya da kızgınlığını içine alıp sonrasında “Bir daha asla….” ile başlayan cümlelerle düşünen, konuşan insanlar. Aynı siyasi görüşte olmayınca, diğer görüşe şiddetle kızan, bağıran, çağıran insanlar.

O kadar çok kızıyor ki herkes, kendisi gibi düşünmeyene, görmeyene, ama bir türlü kendisini anlamayana.

Kızmak ve öfkelenmek insana özgü doğal duygular olsa da, öfkeyi hep elinde kızgın bir taş gibi taşımanın yüküyle, yaşama doğal akışında devam edebilmek çok kolay değil.

Öfke kontrol edilemez bana göre. O kadar çok duyuyorum ki, öfke ile başa çıkabilmek, öfke kontrolü başlıklı seminerler. Ne anlatılıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü öfke nasıl kontrol edilsin, bu bir duygu, onu alıp, sen şimdi dur biraz bekle diye yanımızdaki koltuğun üzerine bırakamayız. Öfkeden hemen sonraki davranış kontrol edilebilir ancak. Davranışlar üzerinde düşünülebilir ve değişiklik yapılabilir.

Kişi tüm duygularında kendisiyle baş başadır. O duygular senindir, sana aittir, sen öyle düşününce sonuçta bu duyguya gelmişsindir ve tüm olanlar sen izin verdiğin ya da istediğin için olmuştur. Bunu böyle kabul edebilmek aslında özgürleşmektir.

Çok kırılmış ve çok üzülmüş, kendisine yapılanları hiç unutmayacak birisiyle konuşurken, tüm bunların neden böyle olduğu üzerine yoğunlaşınca, hepsine kendisinin izin verdiğini, kendisinin kabul ettiğini ve şu anda kabul edemediği, çok üzüldüğü şeyleri aslında kendisinin yaptığını söylemişti. Hiç böyle düşünmemiştim sözlerini söylerken, sesindeki farkındalık ifadesini hiçbir zaman unutmayacağım.

Artık kendime dayanamıyorum! sözleri ile kendisine olan kızgınlığını ifade etmeye çalışan bir kişi ise, ne garip, kendimden bir başkası gibi bahsettim demişti.

Her iki durumda da kendi içine bakmaya başlamak farkındalığı var. Bundan sonrasında olanlar, artık öncesinden çok farklı olacak.

Bir kitapta okuduğum bir hikayeyi paylaşmak istiyorum.

Bir dilenci otuz yıldır bir yol kenarında oturmaktadır. Bir gün dilencinin önünden bir yabancı geçer. Dilenci eski şapkasını mekanik bir biçimde ona uzatarak ‘’Allah rızası için bir sadaka,’’ der. ‘’Benim sana verecek hiçbir şeyim yok’’ der yabancı. Sonra ‘’Sen neyin üzerinde oturuyorsun’’ diye sorar. ‘’Hiçbir şey,’’ diye yanıtlar dilenci. ‘’Sadece eski bir sandık. Kendimi bildim bileli onun üzerinde oturuyorum.’’ ‘’Onun içine hiç bakmadın mı?’’ diye sorar yabancı. Dilenci yerinden kalkar ve biraz uğraştıktan sonra sandığın kapağını açmayı başarır. Şaşkınlık ve sevinç içinde, sandığın altınla dolu olduğunu görür.

Sandık mı?

İnsanın kalbidir, kendi içidir. Gerçek servet hep orada durur.

Kendi içine bakmaya başlayabilirse insan, kendine el uzatabilirse, yaralarını sarmaya başlayıp, kendini affetmeyi başarırsa huzur buluyor.

“Sevgi” sihirli kelime. Sevildiğini düşünme ihtiyacının, diğer tüm duygusal ihtiyaçların önüne geçtiğini düşünüyorum. Öyle ya sevgi olmasaydı, dağlar aşılmaz, uçsuz bucaksız denizler geçilmez olurdu.

Sevmek, ilk önce kendini sevmekle başlıyor. Oysa bizlere hep tersini öğrettiler, kendini sevmenin yanlış olduğunu düşündük. İnsan önce kendini sevmeli, ancak o zaman şeffaf olur kalbi ve şeffaflıktan geçer diğer tüm sevgiler.

Kendini sevmek, hiç istemediğin şeyler olduğunda, önce öfkelenmeyi değil, üzülmeyi seçmek demektir. Oysa öfkelenmek, üzülmekten daha kolay gelir, bizler de kolay olanı seçeriz.

Üzülmek ise naiftir, kırmaz, biraz kalır, anlamanı sağlar sonra da gider. Üzülmek, sevmeye engel değildir, üzülmek mutlu olmayı bilmeye de engel değildir.

Yunan Mitolojisinde mutluluğa dair bir hikayeye göre; Tanrılar, insanlar mutluluğu arasın ve böylece kıymetli olsun diye saklamaya karar verirler.

Biri der ki; “Göklerin en uzağına saklayalım.” diğeri, “Denizin en dibine…” Öbürü, ‘’Ormanın en kuytusuna saklayalım’’ diye belirtir.

Sonunda biri der ki,

‘’İçlerine saklayalım. Oraya bakmak akıllarına gelmez…’’

İçimizdeki hazineye bakabilmenin sihrini yakalayınca, seçtiklerimizi de kabul etmeye başlarız.

Kabul etmenin ışığı yaşamımızı daha güçlü aydınlatır.

Ahu Demirdamar
İK Yöneticisi\ Eğitmen\ Öğrenci Koçu

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK