Her siyasetçiye bir topaç verin, dünyada savaş kalmaz

Her siyasetçiye bir topaç verin, dünyada savaş kalmaz

236
0
PAYLAŞ

Geçtiğimiz yıl, kenarda köşede unutulmuş bir deyime o yüksek makamdan vurgu yapılınca dilimize yerleşti. Örneğin, ben sıkça kullanır oldum.

İnsan fıtratı efenim, etkileniyorsunuz…

Vakit küçük sırları ifşa etme vakti ise, dilimin ucundaki bir itiraftan daha kurtulup, bir nebze daha hafifleyebilirim.

Sık sık, “ayînesi iştir kişinin, lafa bakılmaz…” türünden sıkıcı konuşmalarla ahkam kesen ben, ne zaman bir kitapçıya girsem oyuncakçı dükkanına girmiş haylaz çocuklar gibi önce bi kapaklara saldırırım. Kapağını beğenmediğim çok az kitabı karıştırırım. Ve fakat bazen nasıl olur bilmem, kitapların ismi en baba kapakların bile önüne geçer.

Mesela; Hep Doğruyu Söyleyen Yalanım Ben

Cümledeki ince ironiye bakar mısınız? (Hayır henüz okumadım). Remzi Karabulut’unmuş. Bu kitap hakkında iyi kötü bir şey duymuşluğum da yok. Hatta Yazar’ı da tanımam ama kendimi tanıyorum. Ben bu cümleyi asla unutmam! Biliyorum, ilk fırsatta internetten siparişimi verip, evdeki herkesi kargoyu beklemek üzere asker edeceğim. Paketten çıkan kitabı ev halkı bana teslim edip özgürlüklerine kavuştuklarında ben, “Yar saçların lüle lüle” şarkısını söyleyerek okunacak kitaplar rafındaki 989.ncu sıraya yerleştireceğim. Anlayacağınız sahne aynı sahne sadece ana karakter pardon oyuncu değişiyor.

Uzun lafın kısası şunu demek istiyorum: Kibirli, iddialı duruşlardan uzak durmakta fayda var. Sonuçta insan, okuyucu, yazar her ne olursan ol, senin bir fıtratın var. Bazen bir cümle, hatta bir söz seni çakılı kor, baka kalırsın.

Geçen ay elime kapağını sevmediğim bir kitap geçti. Böyle gri, mor karışımı, Picasso tarzında bir şey. Bu sevimsiz görüntünün üzerinde kocaman puntolarla Kaytansızlar yazılmış. Hemen altında, soru işaretinden mahrum bırakılmış, cılız puntolardan oluşan bir soru cümlesi:

Fırıldak durunca dünya âlem durur mu?…

Anlaşılan o ki, yazar isimler konusunda ter döküyor. Zira bu kitapta, yukarıdaki Hep Doğruyu Söyleyen Yalanım Ben eserinin yazarı, Remzi Karabulut’a ait.

Önce eşime, sonra telefonla bulabildiğim arkadaşlara, kaytan ya da kaytansız ne demek diye sormaktaydım ki, içerde toz alan Cennet “Bizim oralarda ipe kaytan derler” dedi.

“Ne alaka Cennet sen işine bak,” dedim ve yine TDK’nun harika sözlüğüne baş vurmaya karar verdim. (Hayır sevmiyorum. Tıklanma sayısına aldanıp sözcükleri kendi çıkarlarına göre açıklıyorlar.)

1. Pamuk veya ipekten sicim.

“Nefise, titreyerek bir küçük torbaya benzeyen bu atlas kesenin kaytanını çözdü, ağzını açtı.” – H. Z. Uşaklıgil

2. Yelkenleri kapatmak için kullanılan örgü halat.

Bu durumda boşboğaz veya ipsiz sapsız mecazi anlam olabilir mi?

“Cenneeeet! Bir daha bana ukalalık etme. Bildiğini kendine sakla. Cık cık!” Yani milletin ve bu Cennet’in ağzı torba değil ki büzesin. Neyse ben Kay-Kaytan- Kaytansız gibi sözcük köklerini akademik kariyerime yakışacak bir ciddiyetle araştırarak günü bitirmiş oldum.

Sola Yayınlarından çıkan Kaytansızlar öykü kitabı, Yazarın 8.nci eseri. Efendim imla kurallarının bir kısmı kullanılmamış. Aynen! Jose Saramago tarzı. Fakat Saramago kadar sıkıcı değil, en azından paragrafları ayırmış ve eksik diyebileceğimiz o noktalama işaretlerinin yokluğu fark edilmiyor. Yazar bunu nasıl başarmış bilmiyorum. Saramago o canım romanları okuyucuya bir işkence eşliğinde sunmaktan zevk alıyor gibiydi.

Neyse yazım kurallarına baş kaldırmak da anarşist bir duruş sayılabilir. Şapka çıkarıp geçelim.

Kitabın editörü olan Buket Konur hanımefendi, arka kapağa küçük bir not düşmüş: “Her gerçek, her öyküye uymaz. Her öykünün kendi gerçeği var çünkü. Böyle belledik ustalarımızdan.”

Kitaptaki üç bölümün ve 22 öykünün ortak sorusu: Fırıldak Durunca Dünya Alem de Durur mu? Yazarın, akıcı ve sade dili nüktedan anlatım tarzı ile birleşince ortaya okumaktan keyif alacağınız öyküler çıkmış.

Doğa tasvirleri, karakter analizleri de oldukça başarılı.

“Yayılmış koyu gri bulutların yere yakın olduğu karlı bir kış günü. Ağır ağır ve oldukça seyrek yağan kar taneleri döne dolaşa iniyor buz tutmuş gölün üstüne…”
“Üstü temizlenmiş buz, soluk maviliğiyle sisli göğe tutulmuş bir aynayı da andırıyor.” (Topaç Oyunu, sayfa 13)

Her paragraf gözünüzün önüne kolayca bir fotoğraf getiriyor. Kimileri buna sinema dili diyor.

Yöresel konuşma dilini de ustaca vermiş.

“Fırıldak durunca, durunca da dünya âlem durur mu. Bende durur, harbiden durur.” (sayfa 11)

“Ondaki bu huy çocukluğundan kalma. Öyle ki dönme işlevi hep taze, güncel kalsın diye ceplerinde topaç taşır. Bu yüzden de cepleri hep delik deşiktir.

“Bırak böyle koca koca halimi, şuncağızken bile huyummuş bu uğraş. Mekân makam umurumda değilmiş hiç, hiiç değilmiş.” (sayfa 11)

Bana göre, yazar öykülerinde evrendeki paralellik gerçeğini ironik bir anlatımla açıklamaya çalışıyor. Dünya dönüyor, küçük bir çocuğun elindeki fırıldak da dönüyor. İkisi arasında fark bize göre kıyaslanamayacak kadar büyük ancak evrenin tamamına göre fark yok. Her ikisi de atomlardan oluşan dünya ve o küçük, ucuz fırıldak…
“Diyorum ki ben, dünyanın yaşı nasıl dönmesiyle başlamışsa, benim de doğum tarihim dünyanınki gibi döndüğüm gün başlamıştır.” (sayfa 11)

TOPAÇ OYUNU 

Puslu bir kış günü buz tutmuş bir gölün üstünde ikisi küçük, üşümekten oynamakta zorluk çeken, elleri titreyen, diğeri ise onlardan uzun boylu, daha hırslı, güçlü kuvvetli, üç çocuk topaç çevirmektedir. Uzun olanın tehditkâr sözleri dikkat çekicidir: Tabii oyunu uzun boylu olan kazanır. Oyunun kuralı oyunu kazanan diğerlerinin topaçlarını alacaktır ama o sırada uzaktan işitme engelli Lalo görünür. İşaretlerle uzun olanla yarışmak istediğini anlatır. Yarışırlar ve Lalo kazanır ve diğer çocukların topaçlarını kendilerine iade eder ve gözden kaybolur.

Güçlü olan dünyanın sahibidir gerçeği değişmez gibi görünse de bir gün ummadığınız bir kahraman çıkıp o gerçeği yerle bir eder.

SON İSTEK 

Bir tas una iki topaç hesabı kuralını koyan mahalle bakkalına gitmek ve topaçlara sahip olmak istemektedir. Annesinden un alabilmek için yalvarırken bunu son isteği olduğunu büyük yeminler ederek açıklar. İşte o çocuk haliyle ettiği yeminler: “Şığ Abdulbaki Geylani’nin başına yemin ederim ki bu son.”,”Bir daha senden un istersem Allah canımı alsın.” (sayfa 15)

Annesi onu kırmaz, dediğini yapar. Bakkala gittiğinde önemli birtakım aksiliklerle karşılaşsa da topaçlarına kavuşmanın mutluluğu ile dükkândan çıkar.

Aslında eşyanın bir değeri yok. Onu değerli kılan biz insanlarız. Bir çocuk için bazen o küçük sinekli bakkalın rafındaki fırıldaklar dünyanın en önemli nesnesidir.

KAYTANSIZ

Lalo topaç çevirmeye o kadar alışmış ki artık topaç en fazla kaç dakika dönecek diye dakika tutar olmuştur. Sonuçta kendi rakibinin kendisi olduğu bir yarışma düzenler. Ancak bu kez topaca ip bağlamadan yani kaytansız olarak döndürür.

Hah işte bu da dünyanın sonuna bi gönderme. (Yazar bu yorumu okuyunca saçını başını yolabilir ama beni bağlamaz. Ben bu öyküyü böyle yorumladım.)

TAMAMLANMAMIŞ KAYTANSIZ ÖYKÜLER 

Bazı ressamlar eskizlerini de yayımlar. İşte o eskizler gibi henüz bitmemiş, birden beşe kadar numaralandırılmış öykücükler… Meraklısına ilginç gelebilir. Yarım bırakılmış hissi veren kısa kısa öyküler. Hepsi de kaytan ve topaçla ilgili.

Kitap bittiğinde aklıma bütün yetişkinlere, (başta siyasiler olmak üzere) birer tane topaç hediye edildiği geldi. Günlük hayatımızda ne değişir? (Düşünmek dahi istemiyorum.)

Öyküde çocuklar arasında en çok Lalo’nun sesinin çıktığı düşünülüyor. “Çıkmayan ses, seslerin en duyulur olanıdır dünyada.” diyor anlatıcı ve: “Belki şimdi inanılmaz ama ben o zamanlar sesim daha iyi duyulsun diye lal olmak ve üstelik hayatım boyunca hep öyle kalmak istiyordum.” (sayfa 11) diyor.

Bana göre, Lalo’nun işitme engeline rağmen ücra bir yerde bir marangoz bulup ona topaç isteğini işaret diliyle anlatması, marangozun onu anlaması, işaret dili ile ona isteğini yerine getireceğini söylemesi hikâyenin en romantik paragraflarından biri.

KAYTANSIZ ADAMLAR

TENECİ

İlkokuldan sonra okuyamayan, eski bir bisiklete boş boş dolaşan Aziz bir ahbabın tavsiyesi ile girdiği lokantada beklenmeyen bir azimle çalışmaya başlar.

TENECİ’NİN DEVAMI 

Yıllar sonra… Teneci hakkında… Teneci’nin, Ornella Muti’nin Mutkili olduğunu, bunu da soyadının Muti olmasından kaynaklandığını söylediği, çalıştığı kahvede babasına sık sık yemek getiren bir kıza âşık olduğu, babası vermediği için onu kaçırıp evlendiği, karısının kendisinden bir karış uzun olduğu, şimdilerde çok iyi bir işe, büyük bir işyerine sahip olduğu, filmlerdeki gibi siyah camlı bir arabası olduğu, arabanın arkasında “Kara Sevda” yazdığı, hey gidi günler misali konuşuluyor.

AYSEL, SUPHİ, ZORASAN EMMİ VE BEN 

Sokakta yapılan kına törenlerinden nefret ettiği için kendi kınasının dahi yapılmasını istemeyen bir adamın, akraba kınasına gitmek zorunda kaldığı, üstelik sokakta halay çekmeye mecbur bırakılışı esprili bir dille anlatılıyor.

ÖZEL SİPARİŞ 

Bir kebapçı dükkanındaki günlük hayat nasıl geçer?

ATAMA

Sakkur, küçük bir devlet hastanesinin önünde nöbet tutan, kendini orada görevli gibi gören bir meczuptur.

Aslında hepimiz bu dünyada birer meczup değil miyiz?

Dursaliye Şahan

Kaynak: www.turkedebiyati.org