HAYAL ALEMİNDEN SEVGİLER…

HAYAL ALEMİNDEN SEVGİLER…

166
0
PAYLAŞ

Geçtiğimiz hafta sonu en yakın arkadaşlarımdan birinin dünyalar tatlısı kızının doğum gününü kutlamak için yazlıklarında toplandık. Sevdiğim insanlar, deniz kenarı, hafif bir yaz esintisi, fonda çalan güzel şarkılar, ellerde kadehler, çime basıp rahatlayan ayaklar, özgürce koşup oynayan çocuklar, tanıdık tanımadık herkesle edilen muhabbetler… Anlayacağınız benim tanımlamamla “cennetimden bir kare”.

Akşamın ilerleyen vakitlerinde o sırada yanlarında olduğum grubun sohbeti döndü dolaştı, bugünlerde Türkiye’nin en önemli! gündemi Adriana Lima-Metin Hara aşkına geldi. Yapılan yorumları az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Ben de genel olarak ilişkinin beni ilgilendiren ya da etkileyen hiçbir yanının olmadığını ancak hala aşka inananlardan olduğumu söyledim. Tahmin edersiniz ki ortamdaki çoğu kişi yüzüme başka gezegenden gelmişim gibi bakıyordu J

“ Hadi canım sen de! Aşk mı kaldı bu devirde?”

E sen eşine aşık değil misin?

“ Yani,… aşığım da ikisi aynı şey mi Eda! Sen de ya!”

Ben tam kendi kendime “ Nasıl ya? Aşk da müzik gibi evrensel değil mi? Aralarında nasıl farklılık olabilir ki?” diye düşünürken kulaklarımda çınlayan abla görünümlü, ruhu teyzeye ait (hoş! teyzem 35 yıllık eşine hala çok aşık) hemcinsimin sesiyle kendime geldim.

“ Aahhh yavrucuğum! Hayal aleminde yaşıyor yahu! Sen bir çoluk çocuğa karış da gör bakalım aşkı!”

Pes! Aşkın meyvesi oldu sana aşkın katili! Gerçekten kendimi uzaylı gibi hissetmeye başlıyorum!

Şaka bir yana diyemeyeceğim çünkü bu örnekler ve benzerleriyle maalesef sık sık karşılaşıyoruz. Geldiğimiz noktada çoğunlukla aşkın varlığına inanç olmadığı için etrafta aşık olamamaktan, aşkı yaşayamamaktan şikayet eden insan sayısı her geçen gün artıyor. İşin ironik tarafı da en çok da bu insanlar dizilerdeki aşk hikayelerine bayılıyorlar! O zaman bu durumu şöyle açıklayabiliriz; aslında hepimiz teoride aşkı seviyoruz, aşkı istiyoruz, aşk hikayelerine inanıyoruz fakat iş pratiğe gelince genellemeler, kriterler, kalıplar derken onu kendi ellerimizle yok ediyoruz.

“ Onunla olamam çünkü üniversite okumamış”

“ Olmaz bizim iş, kızın babası çok zengin, bizim durum belli”

“ Biz yedi kuşak İstanbulluyuz, ailemize yakışan biri olması lazım”

Daha yüzlerce örnek verebilirim hatta duyduğum abartı “olmaz”lar da var ama onları hatırlamak istemediğim için dile getirmiyorum. Eğer aşktan bahsediyorsak bu söylemler anlamlarını çoktan yitirmiştir çünkü biz o sırada onunla inanılmaz eğlenebildiğimizden, birlikte en içten kahkahaları atabildiğimizden, saatlerce sohbet edebildiğimizden, bazen konuşmadan da anlaşabildiğimizden, dürüstlüğünden, merhametinden, vicdanından, iyi kalpli oluşundan, birlikte yol alabildiğimizden, onunla daha bir sürü şey paylaşmak istediğimizden bahsediyor oluruz. Yani aklımıza zengin mi fakir mi, ünlü mü ünsüz mü, güzel mi çirkin mi gibi sorular gelmez. Geliyorsa da işte o dizilerde ya da filmlerde özenilenleri kendimize yaşama fırsatı vermeden sadece izleyebiliriz.

Aşk insanlığın doğasında olan, insanı yücelten, yükselten, mutlu eden, her neye aşıksa ona daha da sarılmasını sağlayan en faydalı, en şahane duygulardan bir tanesi bence. Hayatımızda yer alması için de ona sadece inanmamız ve yaşamaya izin vermemiz yeterli. Deneyin! Aşka olan inancınız bile içinizde bir yerlerde kelebeklerin uçuşmasına sebep olacak! J

O geceki muhabbetimizin en sonunda, meylerin bana verdiği yetkiye dayanarak “ Ne var canım, belki bir sonraki doğum gününe ben de Johnny Depp’le gelirim” dememle dünyalıların kahkahaları hayal aleminden bile duyuldu…
Nahide Eda YORULMAZ