Gezi’den

Gezi’den

190
0
PAYLAŞ

Kızımı 5 gün önce evlendirdik.  Her şeyin başladığı o 5 gün öncesi, onların geleceği için atacağımız adımları atamamıştık ya da ertelemiştik.

Ara sıra verdiğim küçük destekler yetmiyordu vicdanıma. Ama bugün o gün atamadığım adımları atabilirim. Şu kahvaltımı yapıp bir an önce çıkmalıyım. Daha yaka değiştireceğim ve ulaşım araçları çok kısıtlı.

Eşim yanımda, elimi tutması bana güç veriyor. Meydana oldukça yaklaştık, etraf kalabalıklaştı. Havada bir pus var, gözlerim yanıyor biraz. Ama boğazım ve burnum daha çok yanıyor; acı biber yemenin ardından ağzına attığın ekmeğin, acının etkisini azalttığı an gibi. Haifif ama varlığını hissettiriyor.

Yürümek güçleşmeye başladı, etraf ana baba günü. İçimdeki korku yerini umuda mı bırakıyor? Bunca insan aynı amaç için burada; sanırım kazanacağız bu savaşı!

Kocamla taksim meydanındaki kalabalığı yarıp Gümüşsuyu’ndan “Gezi Merdivenlerine” ulaşıyoruz . Merdivenin basamaklarından etrafı  daha iyi görüyorum. Her yaştan insan, yüzleri atkı ve maskelerle kapatılmış bu ilk yaz gününde. Güneş gözlerini parlatıyor. Asfalt yok gibi, hiç görünmüyor; her yer insan. Sloganlar atıyorlar, alkışlıyorlar, düdük çalıyorlar..

Eşimle göz göze geliyoruz.. Çağdaş nerede kaldı diye soruyor bana. Oğlum nerede kalmıştır ki? Burada buluşacaktık. Telefonumu tişörtümün içine sakladığım küçük çantamdan çıkarıyorum.

-Oğlum nerdesin?

-The Marmara’nın yanından meydana çıkıcam şimdi, geliyorum merdivenlere.

-tamam,  diyorum  – bekliyoruz.

Telefonu kapatmamla derinlerden çığlıklar yükseliyor. “Geliyorlar, çift taraflı, parka kaçın!”

Kaos! Merdivenlere dönüyorum. Birkaç basamak atladım ama önüm? Aman tanrım insan mı bunlar; yerdekiler, üzerine basılanlar?

Girdiğim şoktan kocam çıkarıyor beni, tuttuğu gibi yığının üzerinde buluyorum kendimi, İnsanların üzerine basıyorum!  Bu ses, bu seste ne? Gaz bombası mı? Yanımdaki kızın sırtına bir fişek mi isabet etti? GÜM.. GÜM.. GÜM.. Göremiyorum, Gözlerim yanıyor, sanırım iç organlarım da öyle. İçimde alev. Yanıyorum. Nefes, nefes alamıyor öksürüyorum, yo devam edemeyeceğim.

Düşüyorum. Altımdaki insanların çığlıkları çınlıyor kulaklarımda. Üzerime basıyorlar. Kocam? Erdinç!! Bağırıyorum! Yok yok yok .. Nerdesin? Gücüm tükendi, altımda ve üstümde insanlar. Bırakıyorum bitik bedenimi. Sadece nefes almaya çalışıyorum. Birden kollarımda bir hareket hissediyorum. Birkaç bişi beni sürüklüyor. Biri gözlerime bir şey sıkıyor acımı azaltıyor bu, biri süt döküyor ağzıma kremamsı tadını alabiliyorum. Bir güç direniyorum acıya  “-Ben iyiyim kocamı bulun” . Gözlüklerim düşmüş olmalı net göremiyorum.. Kocam nerede? Kafamı kaldırıp baktığım ağaçlara doğru birkaç metre ötemde yüzüstü yatan adamın silüetini görüyorum. Etrafından koşup gidiyorlar. Tanıyorum! “-Beni bırakın kocama bakın, o kalp hastası!” diye gösteriyorum. Birkaç genç kucaklıyor onu. Oğlum, oğlum nerede? İnliyorum, haykırıyorum, tükeniyorum;  bedenim, bilincim, kayboluyorum.. Çağdaş! Neredesin?

Bir otel lobisinde açıyorum gözlerimi, Erdinç yanımda. Oğlum? Kalbim ağzımdan çıkacak gibi. Gözyaşlarımın ıslattığı yanaklarımı silerken bir sesle irkiliyorum: Anne!

Günceden

**(Canımın çok ötesindeki;  annem Seda Çakır, babam Erdinç Çakır ve abim Çağdaş Çakır’a.)

BİR CEVAP BIRAK