Gerçek ilim kendini bilmektir…

Gerçek ilim kendini bilmektir…

86
0
PAYLAŞ

Kadim çağlardan bu yana dünyanın cevabını aradığı; filozofların, sufilerin, bilim insanlarının farklı bakış açılarından değerlendirerek cevabını vermeye çalıştığı bir soru “Ben kimim?” Bu sorunun küresel düzeyde tek bir yanıtı var mıdır? Sanmıyorum. Bireyin tekil ve benzersiz olduğunu düşündüğümüzde her birimizin kim olduğumuza dair vereceği yanıt da doğal olarak farklı olacaktır.

Kendini bilmek, kendini tanımak için sarf edilen çaba nafile bir eylem değil. Bu süreci zamanla ustalık kazanılacak bir zanaat gibi düşünmek gerek. İnsan nasıl yaptığı işe kendini adarsa, yapmış olduğunun daha iyisini yapmanın gayreti içerisinde olursa kişinin kendini tanıma yolculuğu da bir ustanın yaşamı boyunca emek sarf etmesiyle eşdeğer. Kendini bilme, bireyin bir anlığına kendini gözlemlemesi, amacını ve yaşamının anlamını sorgulaması değil, yaşamı boyunca yürüyeceği bir yoldur.

İnsanlığı bugüne taşıyan tür olan Homo Sapiens’i, yeryüzünden zamanla silinmiş diğer insan türlerinden ayıran en belirgin özelliğinin merakı olduğunu söyler Yuval Noah Harari. Keşfetme arzusu insanoğlunu önce bilinmeyen kıtalara, sonra okyanusların derinliklerine ve en nihayetinde de uzaya eriştirmiş. Yaşadığı dünyayı ve evreni araştıran insan, karşılaştığı sırları çözmek için karmaşık matematiksel denklemler kurmuş, farklı fizik modelleri geliştirmiş. Fiziksel âlemin gizemlerini çözmek için bu kadar gayret içerisine girmiş ve yeni teknolojiler ortaya koymuşken kendi içindeki evreni tanımak adına aynı hızda hareket edememiş olması kulağa garip gelmiyor mu?

Polonyalı ünlü bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem, “İnsanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü, ama karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapıların ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı” diyor Solaris adlı kitabında.

Çevremizle bu kadar ilgiliyken, etrafımızda olan bitenle bu kadar meşgulken, hastalıkların bedenimizde sergilediği arazları incelemek için sayısız tetkik yaptırırken ne oluyor da aynı şevk ve gayreti kendimizi tanımak adına sergilemiyoruz? Bedenimizin barındırdığı varlığın farkında olmak adına kesintisiz bir yolculuğa çıkmıyoruz? Kendimiz için bir gizem olarak kalmaya bizi iten ne olabilir?

Debbie Ford, Işığı Arayanların Karanlık Yanı adlı kitabında, “… dünyanın en büyük üç gizemi şudur: Hava kuşlar için, su balıklar için, insan da kendisi için en büyük gizemdir” şeklinde ifade ediyor bu durumu.

Türk Dil Kurumu, ‘gizem (sır)’ için “Bir işin, bir şeyin dikkat, yetenek, deneyim ve sezgi yardımıyla kavranabilen en zor, en ince yanı” tanımını veriyor. İnsanın kendisi için en büyük sırrı kavrayabilmesi için yine kendisi üzerinde, bir zanaat erbabı misali çok çalışması gerekiyor. Yaşamındaki en temel amacın adını koyması, bunun hayatına katacağı anlamı görmesi, inanç kalıplarını tüm çıplaklığıyla önüne sermesi, değerlerini tüm içtenliğiyle sahiplenmesi kendini bilme yolculuğunun kilometre taşları olacaktır.

Kişi kendini bilmedikçe başka gezegenlere gitmiş, başka yıldız sistemlerini gözlemiş, CERN laboratuvarında ‘Tanrı parçacığını’ bulmuş, evrenin sırlarına vakıf olmuş neye yarar?

Bu kadar sözün nihayetine konacak en güzel noktayı Yunus Emre dile getirmiş: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.”

Ünal Elbeyli