Gelecek bugün ne yaptığınıza göre şekillenir

Gelecek bugün ne yaptığınıza göre şekillenir

716
2
PAYLAŞ

Mevsimlerden ilkbahar, baharın dördüncü günü, güneşli ışıl ışıl bir gün… Oğlum heyecanla günleri sayarak bekler hep mevsim geçişlerini, ben de onunla birlikte günleri, mevsimleri hissetmeye başladım. Düşen her yaprakta, uçan her kar tanesinde, açan her çiçekte, denizin her damlasında, mevsimleri ve hayatı yaşamaya devam ediyoruz.

Evet bugün baharın dördüncü günü… Oğlum parkta hiç tanımadığı bir arkadaş bulup eğlenirken , ilerideki camide bir cenaze kalkıyor . Yaşam ve ölümün bu kadar iç içe olması hep etkilemiştir beni …

Yaşam ve ölüm … Yaşadığımız anlar… Hayattaki keyif aldığımız, mutlu olduğumuz, paylaşarak çoğaldığımız, kavga ettiğimiz, öfke duyduğumuz, ağladığımız, affettiğimiz, duygularımızı anladığımız anlar…Hayat zaten duyguları yaşadığımız anların toplamı değil mi? O anları yaratan biz değil miyiz?

Peki biz nasıl yaşıyoruz, nasıl yaşamayı tercih ediyoruz? Birine kızdığımız zaman şikayetlerimizi dile getirirken hangi duygu ile bunu yapıyoruz? Gerçekten ihtiyacımız olan ne? Karşımızdaki bizden şikâyet ettiğinde ya da anlaşamadığımızda o hangi duyguyu yaşıyor, ihtiyacı olan ne? Bunları hiç düşündük mü?

Oğlumu ve arkadaşını izliyorum tekrar, tek ihtiyaçları eğlenmek, bu sebeple çok doğal bir şekilde iyi bir iletişim kurabiliyorlar. Kavga da etseler eminim ki bir kaç dakika sonra yeniden koşup oynamaya başlayacaklar, birbirlerini olduğu gibi kabul etmek ne kolay onlar için ..Çocukların saf ve doğal paylaşımlarından öğreneceğimiz ne çok şey var.

Kendimizi düşünelim . İş hayatında problem yaşıyoruz. Müdürümüzün bizi görmezden geldiğini düşünüyoruz. Müdürümüz ise bizim iletişime kapalı olduğumuzu ve bu sebeple istediklerini ifade edemediğini düşünüyor. Aslında ilginçtir ki her ikimizin de ihtiyacı:” anlaşılmak” fakat kendi duygularımızı ve karşımızdakinin duygularını anlamadığımız ya da ihtiyacımızı fark etmediğimiz için iletişim kuramıyoruz. Her iki tarafta negatif duygularda ve beta seviyesinde bu ilişkiyi götürüyor. Bu duygular fark edilip düşünceler samimi bir şekilde paylaşıldığında, ihtiyaçlar üzerinden konuşulmaya başlandığında ve her iki taraf da olduğu gibi kabul gördüğünde muhtemelen çözüm kendiliğinden gelecek…

Aynısı aile, eş, dostluk vs. tüm ilişkiler için geçerli…Biz görsel bir insan olabiliriz, ev düzeni bizim için çok önemli olabilir, karışıklığa karşı tahammülsüz davranabiliriz. Çocuğumuz ise kinestetik, aslında anı duygularıyla yaşayan, dokunarak deneyimleyen, hareketli bir çocuk olabilir. Bu noktada çocuğumuzla hislerimizi konuşursak onu olduğu gibi kabul edersek ayrıca onun ihtiyacına yönelik bakmaya başlarsak iletişimde güçlü bir adım atmış oluruz. Bu adımla birlikte hayat yolculuğumuzda çocuğumuzla çok daha keyifli vakitler geçirme şansımız artar.

Bir kitapta okuduğum ve çok sevdiğim bir Kızılderili hikayesi var. Bir gün beyaz adam Kızılderililerin neden savaşmadığını öğrenmek ister. Kızılderili de beyaz adamın merakını giderebilmek adına onu akşam gerçekleştirilecek olan bir tartışmaya davet eder. Beyaz adam tartışma saati oturup izlemeye başlar. Kızılderili arkadaşı, tartışma hakkında beyaz adama bilgi verir. “Tartışmanın birinci aşamasında taraflar, birbirlerinin sözünü kesmeden yaşadıkları olayları karşılıklı anlatacaklar” der ve aynen de öyle olur. A kişi sözü kesilmeden yaşadığı olayı anlatır. Ardından B kişi konuşmaya başlar ve o da sözü kesilmeden anlatacaklarını söyler ve susar. İkinci aşamada, taraflar yaşadıkları olayların kendilerine ne hissettirdiklerini anlatacaklardır. Bunun üzerine A kişi olayın kendisinde yarattığı duyguları anlatır. Aynı şeyi B kişisi de yapar. Tartışmanın üçüncü aşamasında, tarafların birbirlerine selam vererek çadırlarına çekildiğinin gören beyaz adam şaşırır, hemen Kızılderili ahbabına yönelir ve neler olduğunu anlamaya çalışarak “Tartışma bitmediği halde neden çadırlarına çekildiler” diye sorar. Kızılderili “Son aşamada taraflar birbirlerini selamlarlar ve çadırlarına geri dönerler. Ortada bir yanlışlık falan yok” der. Beyaz adam ikna olmaz. “Üçüncü aşamada taraflar birbirlerine ne yapmaları gerektiğini söylemeyecek miydi” der. Kızılderili adamsa işte aralarındaki en büyük farkın bu olduğuna işaret ederek” Hayır bizde herkes birbirini dinler, karşılıklı duygularını öğrenir, ihtiyaçlarını anlar ama kimse diğerine ne yapması gerektiğini söylemez” der.

Bu hikâye bize duygu ve ihtiyaçların önemini anlatırken, iletişimde nasıl bir yöntem izleyeceğimizi de gösteriyor. Aslında son nefesimize kadar yaşamımızı şekillendirenler bizleriz. Duygu ve ihtiyaçlarımızın farkında olarak kendimizi ifade ettiğimizde, karşı tarafın duygu ve ihtiyaçlarını anladığımızda, doğru ve etkili bir iletişim kendiliğinden geliyor, bu da geleceğimizi şekillendiriyor, daha mutlu ve doyumlu bir hayat sürmemizi sağlıyor.

Mahatma Gandhi’nin dediği gibi “Gelecek bugün ne yaptığınıza göre şekillenir” …Geriye dönüp baktığımızda anlaşıldığımızı görmek, anladığımızı hissetmek, gerçek paylaşımlarla dolu bir hayat yaşamış olmak ne kadar da güzel olurdu…

2 YORUMLAR

  1. Gelecek bugün ne yaptığınıza göre şekillenir , yazınızı tesadüfen demiyeyim anlamlı bir rastlantı sonucu okudum.Bu her zamanda konuşan insanlar hep yalnız olmak zorundalar değil mi? Nuh’un yazgısı gibi geminin çifti olmayan ‘tek’yolcusu Nuh’tu.Tek olmak zorundaydı ‘’İKİ’’ kişi bir gemide kaptan olamazdı. İnsanlığın sürekliliği sağlamak için , yol gösterici olmalıydı , dümeni tek başına koca yüreğiyle sahilsiz yurtlardan alıp karaya çıkartacak olandı.Deligönlü değil yüreği cesur olmalıydı.Türün sürekliliğini vücud ve bekasını varlığının devamlılığına katkı sağlamak için bütün çiftlerden birer tana almak ama kendin tek olmak ne büyük zorluk.Nuh’ta eşini ve çocuğunu alamamıştı çokluk içinde tek.Her şey O’ndandır diyenler kurtulacak her şey O dur diyenler boğulacaktı öyle de oldu.’’İKİ’nci yaşam birinci tufandan sonra geldi. Yine Tanrı (Yaratıcı) yaşamı ‘’İKİ’’ seçeneğe indirmişti.Tek lik O ona özeldi.Yaratan yaşayamıyor yaşayan yaratamıyordu.Birinde kudret diğerinde aşk vardı.Nuh zayıflarken güçlü kalmanın yolunu bulmuştu kendine olan sadakati. Tek kaldığı zaman Tanrı nın sesini duyabilirdi ve tekliği ile bu kadar barışık olmak güç değil kudret gerektiren bir durum malum , kudret sadece yapmaya muktedir olanın değil bir şeyi yapmamayıda göze alana verilen sıfattı.Tek artar ‘’İKİ’’ ise çoğalır , üç, dört,beş…devam eder hep yanında sayılara ihtiyaç duyar. Hayatta çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktsa mesele çevremizdekiler azaldıkça değil, kalabalıklaştıkça dahamı çok yalnızlaşıyoruz? Klostrofobi ; bu estetikten yoksun bir sonraki nesile eser olarak bırakılmayacak sadece müteahhitlerin (tüccarların) yapmış olduğu ve bizim gibi kabaların kalabalıklaştırdığı ayakkabı kutularının içinde kendi ürettiğimiz sanal korkular mı? Vitrinlerdeyiz ne dışarıda nede içeride arafta gibi. Hareketsiz ,sessiz , soğuk ve kulaklıklarımızla birlikte sağırız.Organizmadan mekanizmaya dönüşüyoruz ve devamında yaşamaya üremeye kodlanmış hücrelerimiz yaşanılır bir dünyanın varlığından şüphe etmeye başladığı anlarda kendini sonlandırıp tinsel intiharlar başlıyor.Sosyal medyada yaptığımız palaşımlara gelen beğeniler yorumlar bizimle ilgileniyormuş hissi veriyor, kimi aradığımızı biliyorken onu bulamıyoruz , kimi aradığımızı bilmeden onu nasıl bulucaz ,konuşmuyoruz bile sadece yazıyoruz ,sessiz çığlıklarımız var içimize yankılanan bu terane içinde yitip gidiyoruz.Mağarada ki adamlar gibiyiz sırtımız duvara dönük gördüklerimiz gerçeğin gölgesi.İdealar ve nesneler evrenin arasındayız vitrinde gibi.Ne içeri nede dışarı…dayız. Kışın gördüğümüz yaprakları dökülmüş ağaçlar insan ruhlarına çok benziyorlar.Sizin gibiler sanırım yaz kış yapraklarını dökmeyen gümüşi köknar olmak zorundasınız.Tıpkı melankolia filmindeki Justine gibi geleceği görüyorunuz kıyameti yokoluşu. Bedelini de ödüyorsunuz Yeşil Yol filmindeki dev gibi, önceden görmenin bedelini ve çaresiz yalnız kalmak zorundasınız.

Comments are closed.