İstemediğimiz şeyler başımıza geldiğinde elbette iki yolla mücadele edebiliyoruz

İstemediğimiz şeyler başımıza geldiğinde elbette iki yolla mücadele edebiliyoruz

520
0
PAYLAŞ
İstemediğimiz şeyler başımıza geldiğinde elbette iki yolla mücadele edebiliyoruz. Ya direnç gösteririz ya da kabul ederiz. Ne zaman direneceğimizi ne zaman kabul edeceğimizi belirlemek ise pek kolay değildir. Bacaklarından yakaladığınız bir fil eğer kaçmaya çalışıyorsa, yapılabilecek en iyi şey kaçmasına izin vermektir.
Birçok insan teslim olmanın, kötü bir kelime olduğunu düşünür. Ancak bazı durumlarda hayata teslim olmak en iyi yöntem olabilir.
Bazen duvarı yıkmaya çalışmak yerine etrafından dolaşmayı becermek en güçlü yöntemlerden birisidir.
Asıl soru savaşacağımız ya da kabul edeceğimiz anı nasıl anlayacağımız. Çok kolay. Savaşmayacağız. Çünkü savaşlar yapmaz birini büyük. Savaşlarda herkes zarar görür. Uzak Doğu ile Batı Medeniyeti arasında önemli bir fark vardır. Batı savaşır, aktiftir, Doğu kabul eder ve pasif görünür. İşte bu yüzden Batı’da saldırı sanatları varken, Doğu’da savunma sanatları vardır.
Savaşmak ve müttefik olmak arasında bazı farklar var. Olanlarla müttefik olduğunuzda istediğiniz şeyleri elde etmek için çok fazla güç harcamanız gerekmez. Savaştığınızda ise çok fazla güç harcar ve yara alırsınız. İşte bu yüzden ağacı arkada bırakıp, ormanı görerek, elinizdeki fırsat ve kaynaklarla istediğinize nasıl ulaşabileceğinizi belirlersiniz.
Hemen bir örnek vereyim: Birçok anne, çocuğu ile telefonla görüşürken, çocuğu ile mücadele edermiş gibi şikâyet eder ya da “Niye beni aramıyorsun?” sorusunu sorar. Birinin sizi aramasını istiyorsanız bu en kötü mücadele yöntemidir. Düşünsenize her arayışında birinin üzüntüsünü ya da endişesini artırıyorsanız sizi daha da az arayacaktır. Çocuklarının aradığına elbette çok sevinirler ama ilk akıllarına gelen uzun süredir aramadıklarıdır. Ona yoğunlaşırlar. Halbuki annenizi aradığınızda endişelenmek yerine seviniyor, mutlu oluyor olsaydınız daha sık aramaz mıydınız?

Evren dediğimiz -siz ne derseniz- içerisinde yaşadığımız çevrenin, bize zaman zaman zorluklar ya da fırsatlar çıkardığını düşünürüz. Kimimiz için fırsatlar çok daha yoğunken, kimimiz için karşımıza çıkan her kasis bir problemdir ve bazen üzerinden atlamayı bile düşünmeyiz.

Genellikle yüzleştiğimiz zorluklara bakış açımız, onları problem olarak görmektir. Karşılaştığımız zorluklara fırsatlar olarak bakmayı gerçekten öğrendiğimizde ya da içselleştirdiğimizde çok daha iyi bir hayat oyuncusu oluruz. Üstelik oyunumuzu büyütmeye karar verdiğimizde içimizdeki enerji formları -tam da bu yolda olmak üzere- tüm desteğini bize sunar.

Her insanda üç temel enerji kaynağı bulunur. Bunlar; düşünceler, duygular ve davranışlardır. Bu üç temel enerji kaynağını aynı düzleme getirdiğinizde, istediğiniz her şey sanki önünüze kırmızı bir halı üzerinde serilir ve siz bile gerçekleşme hızlarına şaşırırsınız. Enerji kaynaklarının farklı yönlerde akması durumunda ise hep istemediğiniz şeyler gerçekleşir ve yaşam tam bir işkenceye doğru gitmeye meyleder.

Gelin bunu örnek ile açıklayalım ve düşüncelerinizin, duygularınızın ve davranışlarınızın aşağıda tanımlandığı şekilde olduğunu varsayalım:

Düşünceniz: Komşunuzun tavuğu üzerinde hakkınız olduğunu ve sizinle paylaşmamasının haksızlık  olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak size çalma eyleminin de doğru olmadığı öğretilmiş.

Duygunuz: Bu duruma çok üzülüyorsunuz, içinizdeki kıskançlık duygusu da buna eşlik ediyor ve sonuçta komşunuzda olan tavuk sizde yok, üstelik de açlık hissediyorsunuz.

Davranışınız: Size hırsızlığın yanlış olduğu öğretilmiş olduğundan, çalma eylemini yerine getirmiyorsunuz ve acı çekmeye devam ediyorsunuz.

Böyle bir durumda vücudunuzdaki enerji kaynakları farklı yönde hareket ettiğinden kendinizi normal olarak güçsüz, üzgün ve yorgun hissediyorsunuz.

Farklı bir açıdan bakmak için bu sahneyi biraz değiştirelim.

Peki size küçük yaşlarda çalma eyleminin doğal olduğu ve yanlış bir hareket olmadığı öğretilseydi ne olurdu?

Bu durumda düşünceniz, duygularınız ve davranışlarınız aynı düzleme geleceğinden, komşunuzun tavuğunu çalma eylemini gerçekleştirir ve üstelik bir de mutlu olurdunuz.

Burada mutluluğa ulaşmak için iki unsurdan birini değiştirmek çok önemli:

Ya komşunuzun tavuğu üzerinde hakkınız olduğunu düşünmeyeceksiniz ya da tavuğu çaldıktan sonra suçluluk duymayacaksınız.

Örneğin çok abartılı olduğu ve toplumlar tarafından genel kabul görmüş “hırsızlık” davranışını sadece konuyu abartmak ve anlaşılırlığını artırmak için kullandığımı söylemeliyim.

Aynı örneği düşünceleriniz, duygularınız ve davranışlarınızın aynı düzlemde olmadığı bir çok örnekte canlandırabilirsiniz. Kendinize ilişkin değişiklik yapmak istediğinizde, davranışlarınız duygularınıza, duygularınız da düşüncelerinize hangi hızda dönüşüm sağlayabiliyor?

Aslında tüm bu üç enerji kaynağını anlatmak istememin temel nedeni; değişim için gerekli olan enerji kaynakları konusunda tam farkındalığa ulaşabilmektir. Bu farkındalık yeterli motivasyon ve destek sağlanabilmesi açısından hayati önem taşıyor.

Eğer bu üç enerji kaynağını aynı düzlemde kullanabiliyorsanız, istediğiniz her şeyin gerçekleşmesi sadece an meselesidir. Zaten anı yaşamak denilen şey de tamamen budur ve anı yaşamak; kızgınlıklarınızdan ya da negatif duygularınızdan arınmak, guru gibi davranmak, insanlara ”Anı yaşa!” demek de değildir. Sadece ve sadece tüm enerji kaynaklarınızı aynı amaca hizmet edecek şekilde sıraya geçirmektir. Üstelik enerji kaynaklarını bu şekilde kullanmayı başarabilirseniz hiçbir anınızda mutsuz olmazsınız.

Şimdi bu enerjilerin birleşim halinin kendi konfor alanımızın dışına çıkmasındaki etkisine bakalım.

Hayatlarımızda, ilişkilerimizde, okulda, işimizde, sağlığımızda bu enerji kaynaklarına özellikle büyük değişiklikler yapmak istediğimizde çok daha fazla ihtiyaç duyarız. Bu kaynakların oluşumu için gerekli davranış kalıplarını genellikle çok daha erken yaşlarda iken oluştururuz. Neredeyse tüm öğrendiğimiz davranış modelleri biz daha on yaşına bile gelmeden oluşur. Oluştuğu zaman düşünüldüğünde hep bizim için en faydalı ve deneme yanılma yöntemi ile elde edilen en doğru modeli seçeriz.

Ancak bu modellerin bazıları bugün artık bize hizmet etmiyor olabilir. İşte bu hizmet etmeyenler, genellikle düşüncelerimizle aynı düzlemde olamayan duygularla savaşmaya ve içsel direnim yaratmaya başlarlar.

Bu noktada maalesef insanın evrenle savaşı başlar ve kendi değişimi konfor alanı dışında olduğundan kendinden önce evreni değiştirmeye çalışır.

Konfor alanı, bir kişinin endişeden bağımsız olarak yaşadığı oldukça rahat bir alandır. Davranışların değişimi gerekmez. Bilinçaltımız oldukça keyiflidir. Bu alanda çok rahat ve mutlu yaşarken, günün birinde yetişkin zihnimiz bize doğru gelir ve şunu bilinçaltımıza fılsıldar:

“Artık değişmen lazım. Çevren değişti, insanlar değişti; sen ise aynı alışkanlıklarla devam ediyorsun!”

Ya da bu böyle olmaz… Ama bu fısıldama, bizim üzerimizde etki gücü yüksek birinden gelebilir. Mesela yöneticinizden:

“Artık daha fazla inisiyatif kullandırman lazım!” der.

Siz ise o güne kadar kendi işinizi kendiniz yapmaya alışmışsınızdır ve aynı işi başkalarının sizin kadar iyi yapamayacağını düşündüğünüzden oldukça tedirgin olursunuz. İşi başkası yapsa bile işin kontrolü için işi yapmaktan daha fazla vakit harcarsınız.

Aslında olan şey, risk algılamanızdaki artış nedeniyle vücudunuzdaki stres hormonlarının artışından başka bir şey değildir. Ne kadar mutlu olmak isteseniz de stres artışı sizde mutsuzluk ve endişe yaratır…

İnsan kişilikleri bile konfor alanlarının dışında verdikleri tepkilere ve enerji kaynaklarının kullanımına göre belirlenir. Özellikle çok başarılı insanların konfor alanlarının dışına doğru daha rahat adım atabildikleri söylenir. Bu adımları kolaylaştırmak genellikle enerji kaynaklarının daha kolay ve doğru kullanımıyla ilgilidir.

Konfor alanının dışında hissedilen güvensizlik nedeniyle eylemsizlik bölgesine sıklıkla geri döndüğümüz de olur. Bir şeye başlarız ve devam etmeyip yarıda bırakırız. Ancak bu noktada konfor alanının dışındaki güvensiz bölgeye çıktığımızda eğer attığımız adım başarılı olursa birden konfor alanımızın genişlediğini, kendimize güvenimizin arttığını, büyüdüğümüzü ve daha fazla enerji kaynağı kullanmaya başladığımızı fark ederiz.

Tam da işte bu yüzden konfor alanının dışına doğru atmaya çalışacağımız çok büyük adımlar kendi fiili durumumuzu çok fazla zorlar ve bizden çok daha fazla güç isteyen durumları çözmekte oldukça zorlanabiliriz. Atılan adımın büyük olması, bizim açımızdan enerji gereksinimi nedeniyle çok zordur.

Bir de konfor alanının dışına çıkmaya çalışmak şöyle dursun, istediğimiz bütün her şeyi konfor alanımızın içine çekmek istediğimiz durumlar vardır. Örneğin hiç çalışma yapmadan bir sınavı geçmek, İngilizce öğrenmek ya da zengin olmak gibi. Takdir edersiniz ki tüm bu durumlar, yıllar süren sıkıntılar yaratmaktan başka bir işe yaramaz.

Değişimin kendi değişimi olduğunu fark etmeyen ve hep başkalarından şikayet edip değiştirmek isteyenler ise hep evrenle ya da çevreleriyle mücadele için tüm enerjilerini harcamaya devam ederler. Her şeyi kontrol etmek isterler, köpeklerini ya da kedilerini bile…

Bu artık evrenle savaşın oldukça kızıştığı andır.

Mesela annemizi, eşimizi ya da çocuğumuzu değiştirmeye -kontrol etmeye- çalışırız. Değiştirmek derken bu genellikle kendimize benzetme isteğinden başka bir şey de değildir.

Bacaklarından yakaladığınız bir fil eğer kaçmaya çalışıyorsa, yapılabilecek en iyi şey kaçmasına izin vermektir. – Abraham Lincoln

Abraham Lincoln çok güzel söylemiş… Fili bacaklarından tuttuğunuzda, bırakmayı beceremezseniz sizce ne olur? Her yeriniz sadece yara bere içerisinde kalır ve sadece zarar görürsünüz.

Üstelik değiştirmeye çalıştığımız sevdiğimiz biriyse sadece kendimiz değil, onun da önemli ve ciddi yaralar almasını sağlarız.

Birçok insan teslim olmanın, kötü bir kelime olduğunu düşünür. Ancak bazı durumlarda hayata teslim olmak en iyi yöntem olabilir.

Siz ne dersiniz?

Fili yakalamaya çalışmak mı yoksa bırakmak mı?

Buna nasıl karar vereceğimizi bilmek tabi ki çok önemli. Düşünün bir kere: Bir şeyleri denediniz ancak başarılı olamadınız. Sonra çok daha yüksek bir güçle denediniz ve bu durum direnimin çok daha fazla artmasını sağladı. Bazı şeyleri başarmaya çalışırken, sizin uyguladığınız tüm güç sadece direnci artırır ve enerjinizin tamamını boşaltır. Aynen bir duvarı itmek gibi… Ne kadar kuvvetle iterseniz, o kadar fazla direnç alırsınız. İşte bu an geldiğinde teslim olmak ya da kabullenmek en iyi çözüm olabilir.

Düşünün, hiç başka birini değiştirmek için baskı uyguladığınızda onun da değişime en az sizin kadar direnç gösterdiği olmadı mı?

Bazen duvarı yıkmaya çalışmak yerine etrafından dolaşmayı becermek en güçlü yöntemlerden birisi olabilir.

Bizim bazen kendi davranış modellerimiz ve enerji kaynaklarımızdan dolayı evrenle savaştığımız ve onu, güçlerimizi çok fazla aşacak şekilde değiştirmeye çalıştığımız anları bir düşünün.

Evrenle savaşmak pek de akıllıca bir yöntem olmayabilir. Bizden söylemesi; ”Evren her zaman kazanır!” Üstelik bacaklarından yakalamaya çalıştığınız filden bile çok daha güçlüdür. Bir şeyleri değiştirmek ve farklı sonuçlar elde etmek istediğinizde bizim tavsiyelerimizi şöyle sıralayabilirsiniz:

Öncelikli olarak tüm enerji kaynaklarınızı aynı noktaya getirin. Düşünceleriniz, duygularınız ve hareketleriniz size en fazla hizmet edecek durumda olsunlar. Düşünceleriniz, duygularınız ve hareketlerinizin tüm gücünden faydalanmak üzere olduğunuzda hazırsınız demektir. Tüm kaynaklarınızı kullandıktan sonra ve değiştirmeye çalıştığınız şeyin ’değiştirelemez’ olduğunu anladığınızda diğer yolları deneyin, direncin arttığını ve değişimin mümkün olmayacağını fark ettiğinizde yaratıcılık ve diğer güçlü yönlerinizi kullanarak etrafından geçmeye çalışın.

Değişimi yaşamanın en kolay yolu kendi konfor alanınızın sadece biraz dışından başlamaktır. Bir anda çok fazla dışına çıkmaya yeterli enerjiyi bulamayabilirsiniz. Küçük adımlarla hareket etmek hem heyecanınızı hem de enerji kaynaklarınızı daha verimli kullanmanızı sağlayacaktır.

Ama unutmayın değişim derken, sizin değişiminizden bahsediyorum; başka birini değiştirmekten değil!