Farklı bir perspektiften “Karamazov Kardeşler”

Farklı bir perspektiften “Karamazov Kardeşler”

444
0
PAYLAŞ

Dikkatsiz bir okur için Smerdyakov cinayeti işleyen uşaktır sadece. Belki de polisiye romanlardaki “Katil Uşak” kalıp karakterin ilk örneğidir. Onun sıradışı kişiliği pek de dikkati çekmez. Yazar böyle istemiştir çünkü. Ona verdiği rol, cinayeti işlemesine yetecek kadardır. Romanın hacmi göz önünde bulundurulduğunda yer aldığı alan, okul yolunda kavga eden çocuklara ayrılan bölüm kadar bile değildir.

Sayfa 129’daki “Böylesine sıradan uşaklara okuyucumun dikkatini bu denli uzun süre çekmemin yakışık almayacağını düşünerek, ileride Smerdyakov’dan söz etmek fırsatı çıkar umuduyla hikâyeme devam ediyorum.” tümcesi, bu açıdan bakıldığında anlam kazanıyor.

SMERDYAKOV’UN KİMLİĞİ

Smerdyakov, sokaklarda yaşayan meczup bir kadının, babası belirsiz oğludur.  Toplum, o belirsiz babanın Fyodor Pavloviç Karamazov olduğunu düşünmektedir. Smerdyakov’un annesi doğum sırasında ölür, kimliğini belirleme sorumluluğunu Fyodor Pavloviç üstlenir. Annenin “Kötü kokan” anlamına gelen “Smerdyaşçaya” adından yola çıkarak Pavel Smerdyakov koyar. Doğumuyla ilgili bu bilgilerden sonra 158’inci sayfaya kadar Smerdyakov’la ilgili bir bilgiyle karşılaşmıyoruz. Oradaki söz ediş de bu suskunluğu vurgular nitelikte. “Vallam’ın eşeği konuşmaya başladı, hem de ne konuşma.” diyor Fyodor Pavloviç. Dip nottan “Vallam’ın Eşeği” tabirinin Tevrat’ta geçen bir efsaneden alındığını öğreniyoruz. Sonraki satırlarda Smerdyakov’un kişiliğiyle ilgili özellikler biraz daha netlik kazanıyor. 24 yaşında, soğuk, sesiz bir uşaktır. Kibirlidir. Çocukluğunda kedileri asıp törenle gömdüğünü okuyoruz.

VALLAM’IN EŞEĞİ

Hemen hiç konuşmayan Smerdyakov’un birden bire yaratılış Efsane’sini sorgulaması herkesi şaşırtır. Tüm ezberleri bozan, kafaları karıştıran birdolu soru atmıştır ortaya: “Dünyayı birinci gün, güneşi, ayı, yıldızları ise dördüncü gün yaratmış Tanrı, peki birinci gün nasıl aydınlık olmuş dünya?”

O soru bir tokada mal olur Smerdyakov’a. Sara hastalığı da ondan sonra başlar. Yine de dini inanışları sorgulamaktan geri kalmadığı için sık sık Grigori’yi çileden çıkarır. Akılcı yorumlarıyla başa çıkamadığı için de zındıklıkla suçlar Smerdyakov’u, ancak bu da onu durdurmaz. İnançlarındaki hurafeleri çürüten akıl yürütmeleri sürer. Fyodor Pavloviç, dini reddeden İvan’a duyduğu hayranlıktan öyle davrandığını düşünmektedir. Oysa ilerleyen bölümlerde baba Karamazov’un yanıldığına tanık oluyoruz. Smerdyakov sadece İvan’a değil, dogmatik nedenlerle üstünlük kazanmış herkese hınç beslemektedir. Ona göre zekâ, yetenek, beceridir saygı duyulması gereken. Kramskiy’in “Seyirci” adındaki tablosuna benzetir yazar onu. Şöyle bir yorum yapıyor: “Hiç kuşku yok ki o da büyük bir hırsla biriktiriyordu içinde izlediklerini; hem de bunu farkına varmadan yapıyordu.” (c:1/s:162)

EĞİTİMİ ve DÜNYA GÖRÜŞÜ

Smerdyakov’un aşçılık eğitimi için Moskova’ya gönderildiğini öğreniyoruz. Birkaç yıl sonra giyimine düşkün, koku, krem kullanmayı seven, konuşmayan iyi bir aşçı olarak dönüyor. Dürüstlüğü, aşçılıktaki başarısı ve temizliği önemsemesiyle Fyodor Pavloviç’in gözdesidir. Bir de Gruşenkaya’yı elde etme çabasında işbirliği eklenince, varlığı daha da önem kazanıyor.  Yine de birkaç paragraftan sonra görünmez oluyor, adı bile geçmiyor. Sayfa 214’te bir kez adı geçiyor yine kayboluyor. Sayfa 274’de sürpriz bir başlıkla ortaya çıkıyor: “Gitar çalan Smerdyakov.”

Yoksul bir kıza serenat yapmaktadır. Yine ezber bozan akıl yürütmelerine tanık oluyoruz. Smerdyakov’un akıl yürütmelerine yazarın baba Karamazov’a beslediği hıncı birleştirince, “Acaba yazar, kendi kişiliğinden esinlenerek mi Smerdyakov’u yaratmıştır?” diye bir soru geliyor akla.

Serenat yaptığı kadınla sohbetinden, topluma duyduğu öfkeyi yansıtan sözlere tanık oluyoruz: “Daha doğar doğmaz feleğin sillesini yemeseydim bundan kat kat çok şey öğrenir, bilirdim. Smerdyaşçaya’dan doğma bir piç olduğum için bana “aşağılık” diyeni düelloda tabancamla gebertirdim; oysa Moskova’da herkes yüzüme vuruyordu bunu, eksik olmasın, Grigori Vasilyeviç oraya da yetiştirmiş. Dünyaya gelişime isyan ettiğim için azarlıyor beni: karnındayken öldürselerdi beni de, dünyaya hiç gelmeseydim. … Bütün Rusya’dan nefret ediyorum Mariya Kondratyevna.”

Öfkesinin hedefinde annesinin olmayışı anlamlı geldi bana.  Koşullar nasıl olursa olsun bizim kültürümüzde, evlilik dışı çocuk doğuran kadının hiçbir mazereti olamaz.

Askerliğe karşı olduğunu, şiiri anlamsız bulduğunu, Fransa’nın egemenliği altına girmeyi kurtuluş olarak gördüğünü o sohbetten öğreniyoruz. “Kafası çalışan bir ulus avanak bir ulusu yenmiş, boyunduruğu altına almış olurdu. Bambaşka bir düzen olurdu şimdi.” (c:1/s:277)

Dimitri Fyodoroviç’le kendini kıyaslıyor ve daha aptal olduğu halde saygı görmesine tepki duyuyor. Tam da o sırada ortaya çıkan Alyoşa’ya, bir uşağın alışılmış saygılı davranışını göstermek gereğini duymuyor. Ağabeyini sorunca şöyle yanıt veriyor: “Dimitri Fyodoroviç’in nereye gittiğini bilmek zorunda mıyım? Görevim bekçiliğini yapmaksa başka.” Açıklama yapmak durumunda kalan Alyoşa oluyor.  Neden öyle bir soru yönelttiğini, bahçeye nasıl girdiğini belirtiyor. Sonra Smerdyakov’un yeniden eski korkak rolüne büründüğüne tanık oluyoruz. Dimitri’den, baba Karamazov’dan, İvan’dan korkuyordur… Ancak bu korkusu gizlemesi gereken bilgileri Alyoşa’ya aktarmasına engel olmuyor.  

Ardından yitiriyoruz Smerdyakov’u; sayfa 327’de avluda bir bankta oturmuş keyif yaparken İvan görene kadar. Onu görmekten bile ruhunun sıkıldığını düşünüyor İvan. “Bu iğrenç alçak böylesine huzursuz edebiliyor beni emek!” diye geçiriyor içinden. Sonraki satırlardan Smerdyakov’un davranışlarının “iğrenç laubalilik” olarak değerlendirdiğini okuyoruz. “Ama Smerdyakov’un zamanla kendisini İvan Fyodoroviç’in düşünce arkadaşı görüyormuş gibi davranmaya başladığı dikkati çekiyordu; ikisinin arasında, daha önceden varılmış, yalnız ikisinin bildiği, çevrelerinde kaynaşan ölümlü yaratıkların akıllarının bile ermeyeceği esrarlı bir anlaşma yürürlükteymiş gibi konuşuyordu.” (s:328)

Yazar, Smerdyakov’un duruşunu şöyle yorumluyor: “Hafif kısık sol gözü şöyle söylüyordu sanki: “Görüyorsun ya akıllı insanların konuşacak çok şeyleri var.” (s:329) İvan’sa, onun davranışlarındaki yakınlaşmadan rahatsızdır. “Defol alçak, dengin miyim ben senin budala!” diye ağzından kaçırmak üzereyken, nasıl olduğunu anlamadan sakin bir sesle, “Ne o, babam uyuyor mu?” diye soruyor. Sonraki satırlardan Moskova’ya gitmeyi planlayan İvan’a Çarmaşnya’ya gitmesi için baskı yapmasına tanık oluyoruz. İvan, içten içe rahatsızlık duysa da sonuna kadar dinliyor onu. Ağzından dökülen her söz kafa karıştırıcıdır, haddini aşan önermelerle yüklüdür, yine de dönüp gidemiyor İvan. “Sanırım yarın uzun bir sara nöbeti gelecek bana.” diyor İvan’ın kafasını daha da karıştırarak. (s:331) Sonunda kendisi de şaşırtan bir açıklama yapıyor İvan, ertesi gün Moskova’ya gideceğini söylüyor. Çarmaşnya’ya gitmesi için o kadar ısrar eden Smerdyakov, kararından dolayı kutluyor İvan’ı.  Babasıyla görüştükten sonra karar değiştirdiğini açıklıyor Smerdyakov’a, o da şöyle söylüyor: “Akıllı insanla konuşmak da hoştur.” (s:243) Bu söz İvan’ın aklından hiç çıkmıyor.

ÖNEM KAZANIYOR

Sayfa 325’ten 346’ya kadar arada bir görünüp kayboluyor. Sanki roman kahramanlarının görüşlerine aykırı düşüncelerini açıklayıp kafaları karıştırmak için oradaymış gibi. Sonra yeniden ortadan kayboluyor, ta ki ikinci cildin 179’ncu sayfasına kadar. Artık Fyodor Pavloviç öldürülmüş, tüm delillerin işaret ettiği Dimitri Pavloviç sorgulamaya alınmışken bir an adı geçiyor. Cinayetin sorumlusu olabilir mi? Elbette olamaz çünkü korkaklığını bilmeyen yoktur. Üstelik sarası tutmuştur, kendini bilmeden günlerdir yatıyordur. Arada bir aklına takılsa da, olanaksızlığını kabul etmek zorunda kalır. Olayların bu kadar dibindeki kişiyi herkes unutuyor. İkinci cildin 326’cı sayfasından İvan, onu yeniden ortaya çıkarıyor. Babasının öldürülme haberini alıp Moskova’dan dönerken trende hep Smerdyakov’la aralarında geçen konuşmaları düşünmüştür. Smerdyakov’u soruşturmasını herkes garipser. O da onu doğrudan sorgulamaya karar verir. Smerdyakov hala hastanededir, gerçekten hasta görünmektedir. Önceki görüşmelerinde kullandığı tümcelerin hepsine bir açıklaması vardır. “Beladan uzak durun, derken felaketin yaklaştığını anlayasınız da babanızı korumak için kalasınız istiyordum.” sözleriyle, İvan’ın içine ilk suçluluk tohumunu eker. “Çarmaşnya’ya bile gitmeyip evde kalacağınızı zannetmiştim.” sözleriyle de o tohumu besler. İvan’ın sezgilerini çürütmek için ne gerekirse söyledikten sonra bir de öğüt verir. “Siz söylemezseniz o akşamki konuşmamızdan ben hiç söz etmem.” (c:2/s:333) İvan, ortadaki gerçeğe değil, inanmak istediğine inanır: Katil Dimitri’dir. Bu onun içini rahatlatır ancak uzun sürmez. Alyoşa’yla konuşmalarında bir gerçeği kabul etmek zorunda kalır: Dimitri’nin babasını öldürmesini istediğini, hatta buna yardımdan kaçınmayacağını söylemiştir. Bu kez daha kararlı gider Smerdyakov’la görüşmeye. İşte bu son görüşmeleri olur. Tüm düğümler çözülür, her şey ortaya çıkar. “Olduğu gibi dediğin neydi? Neyi ima etmek istiyordun bana? Gözdağı vermek miydi niyetin? Senine iş birliği mi yaptık? Senden korktuğumu mu sanıyorsun?” (c:2/s:337) “Kendiniz öldüremezdiniz onu, böyle bir şeyi istediğiniz de yoktu, ama başka birinin öldürmesini istiyordunuz.” Diye son noktayı koyar Smerdyakov. (c:2/s:339)

SONUÇ

Dokuz yüz on dokuz sayfanın sonunda, Smerdyakov dışında roman kişilerinden hiçbirinin amacına ulaşamadığını görüyorsunuz. Onca koşturma, planlama, dalaverelerin hepsi boşunadır.  Fyodor Pavloviç’in Gruşenka tutkusundan doğan boşluk hayatına mal olmuştur. Dimitri Pavloviç’in, duygularını açıklayabilmesi, karşılık görmüş olması kavuşmaları için yeterli değil. Gruşenka, Sibirya’ya sürülme cezası alan Dimitri’yle birlikte gitmeye karar vermiştir ama yasa gereği buna olanak yoktur. Kişiler arasında durumu en acıklı olan belki de İvan Pavloviç’tir. Hiç tanımamışçasına aklından çıkarmak istediği babası, kardeşleri ömür boyu taşıyacağı bir diken gibi saplanmıştır beynine. Babasının öldürülüşündeki gerçeği bile bile ağabeyinin haksız yere cezalandırılmasına katlanmak zorundadır.  Alyoşa, din adamı olma yolundaki amacından sapmuştur. Ailesinde yaşanan trajediye seyirci kalmak zorunda oluşu da bir başka ağır sorumluluktur.

Amacını gerçekleştiren tek kişi Smerdyakov’dur ki, romandaki hacmi, şöyle bir görünüp kayboluşlarını, adından söz etmeleri de sayarsak 79 sayfadır. Kişileri yönlendirmek, zayıflıklarından yararlanmak dışında pek bir çaba da harcamadan planlarını eksiksiz gerçekleştiriyor. Uğratıldığı haksızlıklardan aldığı intikamla dönemin dogmatik değerlerini ayalarının altında eziyor, çürütüyor. Yaratılış efsanesini, dini hurafeleri sorgulaması bir başka ezber bozan yanı. Yaşamını kendi sonlandırarak zaman içinde karşılaşacağı sorgulamalardan da kurtuluyor.

Günümüzde bile boş inançların üstesinden gelinemediğini göz önünde bulundurursanız, yazarın cesaretini bir kez daha kabul etmek zorunda kalırsınız. Dostoyevski’nin ölümsüzlüğünün sırrı işte bu engin görüş açısında ve cesaretindedir. Daha çok uzun yıllar güncelliğini koruyacaktır.  

Suna Güler

Karamazov Kardeşler: F.Dostoyevski. Çeviri: Ergin Altay. Altın Kitaplar. İkinci baskı 1974 Yeni baskı: İletişim Yayınları 2012. Çeviri: Ergin Altay. 936 sayfa.