DUYGU BÜKÜCÜ ANNE

DUYGU BÜKÜCÜ ANNE

1053
0
PAYLAŞ

Bir yerlerde okumuştum her zamanki gibi, çocuklarımıza sadece yenmeyi değil, efendice yenilmeyi ve yenildiğinde rakibini kutlamasını bilmeyi de öğretin diyordu. Gerçekten de yetişkinlerde bile büyük bir eksiklikti yenilmeyi bilmek. İnsan doğası, bir rekabet ortamında hep yenmek üzerine kuruluydu. Rekabetin çocuk eğitiminde zorunlu olup olmadığı tartışması ayrı bir konu fakat şu anda var olan gerçeklikte eğitim sistemlerinin ezici bir çoğunluğu da rekabet üzerine kurulu… Hep yenmek mümkün mü? Hayır, gerçekçi de değil. Ama ben evde üç buçuk yaşındaki kızım Beren’in  oyunlarda yenilmesine hiç izin vermiyordum. Ben de karar verdim, kızıma edebiyle yenilmeyi ve rakibini hak ettiği şekilde tebrik etmeyi öğretmeliydim.

Her sabah yaptığımız gibi kahvaltı masasına önce kim varacak gibi basit bir yarış oyunu oynuyorduk. Her sabah o yeniyordu ve ben de onu tebrik ediyordum. O sabah bir değişiklik yaptım. Kahvaltı masasına çığlıklar ve kahkahalarla koşarken bir anda onu geçtim ve yendiğimi söyledim. Zaman o anda durdu… Hiç alışık değildi benim yenmeme. O kocaman gözleri Japon çizgi filmlerindeki kızlar gibi daha da büyüdü sanki, dolu dolu oldu ve öylece masanın önünde dondu kaldı. Anneler – gerçekten dinler ve gözlerse-çocuklarının ne hissettiğini anlar ya… Ben de Beren`in gözlerinde, yenilmenin verdiği hırsı veya öfkeyi değil ihanete uğramanın verdiği hayal kırıklığını gördüm bir an… “Anne” dedi,  “Ama neden beni yendin?” Şaşkınlık da çok açıktı sesinde… Ben biraz önce verdiğim dersten çok emindim, güzel yenilmeyi de öğrenirse başkalarının onunla yine oynamak isteyeceğini ve başkası bizi yendiğinde onu tebrik etmemiz gerektiğini anlatacaktım.  Ama şu an ne yaptığımdan o kadar da emin değildim sanki: “Beren’ciğim, her zaman yenemeyiz, başkasının bizi yenmesi de mümkün.” diyebildim ve sustum. Onu gözlemlemeye devam ettim. Ancak hiç beklemediğim bir şey oldu ( Ahh anneliğin özü bu değil miydi sanki, hep sürprizlere gebeydi). Beren yemek masasının önünde durdu, ağlamadı, bağırmadı, sakince sandalyesine oturdu. Sessizlik… Gözlerindeki hayal kırıklığı çok netti artık. Sanki, hadi ama anne, her sabah bana isteyerek yenildiğini benim bilmediğimi mi sanıyorsun, der gibiydi.. Duygularını hissettiğimi ona aktardım hemen: “Hayalkırıklığına uğramış gibi duruyorsun Beren…” Sonra Beren`in ağzından sakince şu sözler döküldü masada: “Evet, çünkü sen başkası değilsin ki anneciğim, sen benim takımımdasın”  Ve yemeğe başladı önündekileri… Öylece kalakalmıştım.

Her zamanki gibi Beren bana yine dersler vermişti:

1-      Beren yenilmeyi bir şekilde biliyordu (tabii ki kreşte yenilmeyi çoktan deneyimlemişti) ve benim ona yapay bir şekilde öğretmeme gerek yoktu. Beren her sabah yaptığımız yarışın bir şekilde oyun olduğunu ve benim ona bilerek yenilmemin de bu oyunun parçası olduğunu biliyordu. Yapay oyunlarla ders yaratmaya çalışmak işe yaramıyordu.

2-      Beren beni kendi takımında görüyordu. Bu bir anne için ne büyük bir gururdu… Ben aynı takımda olduğumuzu hiç düşünmemiştim. Biz bir aileyiz ve aynı takımdayız. Bu bana ne büyük bir armağan! Onunla kuracağım ve ergenlikte de meyvelerini yiyeceğim ileriye dönük ilişkimde tam olmamız gereken yerdeydim.

3-      Sola Unitas Academy`de edindiğim ve geliştirmeye de her gün devam ettiğim koçluk becerisi hayatımın her yerindeydi. Bu konuşmada elde ettiğim tüm çıkarımlarım, kızımı aktif dinlemesem, onu anlamaya gerçekten uğraşmasam fark edemeyeceğim detaylardı. Hatta eski Zeynep, vermek istediği derse öyle odaklanırdı ki o masanın önünde onun duygu durumunu yaşamasına izin vermez ve tamamiyle kendi söyleyeceği sözlere yoğunlaşırdı… Koçluğun verdiği aktif dinleme becerisini kızımla olan ilişkime aktarma fikrini bana veren ise ‘Kızınız Acımasız Olabilir‘ kitabında yer alan ilk tavsiye olmuştu.

Bu kitap, her ne kadar erken yaşta akran zorbalığıyla mücadele etmek isteyen anne babalara hitaben yazılmış olsa da aslında, tavsiyeleri ebeveyn çocuk ilişkisine çok boyutlu olarak da yansıtılabilecek nitelikte. Kitapta, ilk adım olarak, çocuğumuzla bağlantı kurup onun perspektifinden dünyayı görmek için kendi duygularımızı, değerlerimizi, yargılarımızı bildirmeden tüm dikkati çocuğumuza çevirerek onun duygu ve düşüncelerini ona yansıtmamız gerektiği ifade ediliyordu. Başka bir ifadeyle, çocuğumuzu düzeltmeye çalışmak, ders vermek veya yargılamak yerine onu tamamen anlamaya odaklanmanın yapacağımız ilk iş olması gerektiği söyleniyordu. Yani kızımla olan ilişkimde de koçlukta deneyimlediğim aktif dinleme beceresinden yararlanmalıydım. İşte ben de bunu yaptım, onu anlamaya çalıştım, kendimi ve vereceğim dersi katmadan orada onu dinledim ve onun duygularını yine kendisine yansıttım. Yargısız, yorumsuz…

Onun dünyası ne zengindi ve yüreği ne cömertti, sevgisi ve inancı ne yoğundu. Hayat, işte şu küçücük anlarda oluşan duygu durumlarından ibaretti ve hızlıca akıyordu. Koçluk bana sihir gibi yaşadığım anı durdurmayı, filmlerdeki gibi onu evirmeyi çevirmeyi, içindeki tüm duyguları içime akıtarak onu hakkıyla yaşamamı, neticesini analiz etmemi ve hatta kızıma da tüm bunları aynı anda yaşatmamı sağlamıştı.

Günün sonunda onca planım suya düşmüştü, ancak ben yeni bir takım arkadaşı edinmiştim. Benim artık bana sadık, beni çok seven bir takım arkadaşım vardı. Bunu keşfetmemi sağlayan tek aracım da onu gerçekten anlamaya ve dinlemeye çalışmaktı. O küçücük kalpte neler saklıydı… Biz artık kızımla aynı takımdaydık ve ben de o sabah süper gücümü keşfetmiştim sonunda, ben bir duygu bükücüydüm; ben bir koçtum.

Zeynep Akkaş Çağlar

BİR CEVAP BIRAK