Dünün “ORTA DİREK” Çocukları Oldu Sana “ŞİMDİ”nin “AFİLLİ” Plaza Çalışanları

Dünün “ORTA DİREK” Çocukları Oldu Sana “ŞİMDİ”nin “AFİLLİ” Plaza Çalışanları

270
0
PAYLAŞ

Okumaya  üşenenler için özet: 1980’lerin meşhur tabiri “orta direk” ölmedi; direk olarak içimizde yaşıyor. Ne eğilip bükülebiliyorsun ne de sıçrayabiliyorsun içine kaçan bir direkle…Ortadan ortadan yaşıyorsun işte. İçindeki küçüğün sesi daha yüksek çıkmaya başlayıncaya kadar tabi…

Eğer Özal’ın ilk kez bir seçim propogandasında kullanarak hayatımıza kazandırdığı tabir ile “ ortadirek” bir aileden gelip kapağı bir plazaya atabilmişseniz benim gibi; dost acı söyler olarak alın lütfen; işiniz biraz zor şu hayatta.

Plazalarda çalışıp kalem etek giyebilmek, kravat takabilmek için ne çok emek vermişsindir kim bilir.Ailen bir yandan, sen bir yandan ne çok didinmişsinizdir o camların önünde bir yer kapasın, boynuna bir giriş kartı asasın, o turnikelerden edalı edalı geçesin diye.

Bu ülkede açlık sınırında yaşayan, senin okuduğun okulların onda birini okumaya fırsat bulamamış çocuklara ihanettir senin burun kıvırmaların. Hem öyle kolay değildir, emek verdiğin, ülke ortalamasına göre güzel paralar kazandığın bir şeyden ” yok ya benim istediğim bu değilmiş” diyerek vazgeçmek…İnatla sevmeye çalışırsın.

Bilimdeki karşılığı ile Dunning-Kruger etkisi; Türkçedeki karşılığı ile cahil cesareti olarak ifade edilen gerçek, hepimizin gerçeğidir oysa. Az bilgili insan daha özgüvenli olur.

Orta direk bir ailenin çocuğu olmak demek, çok çalışarak çok başarılı olunabileceğine inanmak demektir. İş hayatına başladığı kurumdan emekli olmuş, bunu da gayet normal saymış bir ana-babanın çocuğu olmaktır. Olur da kurum değiştirmeye kalkarsanız  gözlerinizin içine “ eyvah, gitti kıdem tazminatı” diye bakılmasıdır. Öyle fazlasında gözü olmayan, kısmetin bile hayırlısını “SGK primi tam yatan insan”da arayan mütevazi bir aileye sahip olmak demektir.

Beyaz yakalıların kısa yoldan para kazanmaya aklı ermez

Akıllı olmadığı, çalışkan olmadığı için değil. Ayıp sayar hatta çok zenginliği; emeğe inanır, eğitime. Yani günümüzde pek de prim yapmayan şeylere.

İşte tam burada devreye girer malum Kruger etkisi. Bakkalın olsa kasasına oturtmayacağın insanlar bir yerlere gelir sonra. Hani aslında dövmek isteyeceğin tipler. Neden dövdüğünü kendisine söylemeyeceğin, böylelikle dayaktan değil; “bu beni neden dövdü acaba” diye meraktan ölsün istediğin tipler.

Anadan babadan kalan sermaye yok diye hayıflanmak ortak paydamızdır eyvallah ama birden para çıksa ne yapacağı konusunda bir fikri olmayan insanların sayısı azımsanamayacak kadar çoktur içimizde. Bu nedenle de bir butik otel işletmek, ya da kafe açmak dışında çok fazla bir seçeneğe rastlamazsınız, beyaz yakalıların yırtma planları arasında.

Onlar zamanında hayal kuramamış çocuklardır

Eli ekmek tutmayı, doğru düzgün bir işte iki yakasını birleştirebilmeyi, tüm bunları yaparken de dürüst olmayı başarı sayan bir aile tarafından büyütülmüşüzdür. Biz bu güzel çocuklar da bunun kıymetini bilmiş, kıt kanaat bizi okutan ailelerimize ihanet etmeyip , olmayacak hayallere kapılmamışızdır.

Zaten şimdiki gibi instagram falan da yok ki kime özeneceksin? En fazla oturduğun sokağın zenginine özenirsin, büyük düşünürsen de gazetede haber olana. Yediğini içtiğini paylaşmanın görgüsüzlük sayıldığı bir dönemde büyümüşsün. Internetin olmadığı haliyle tüm dünyanın önüne serilmediği bir zamanda gözlerini açmışşın yaşama. En büyük hayıflanman “dedem zamanında şurdan bir yer kapaydı iyiydi” olmuş. Ne olacaktı ki başka?

Bizim ailede işinden şikayet edeni hiç duymadığım gibi, hayatları boyunca hiç uçağa binmemiş olmalarına hayıflandıklarını da duymadım.

Promosyonlu bilet bulup yıllık izinlerini yurtdışında geçiren bir ortadirek çocuğu olarak ölesiye mutsuzluğu kendime yakıştıramamam bundandı benim. “Çok mutsuzum” diyemedim şöyle ağzım dola dola, ama mutlu da olamadım. Yıllarımı, o direk içime girmiş gibi yaşadım bu yüzden. Aralarda yırtabilenler çıktıkça gaza geldim, imrendim; sonra konut kredimin borcuna, annemin yüzüne baktım vazgeçtim. Ucuz  biletle yurtdışına gittim, bi kruvasan yedim geldim, bir süre daha idare ettim.

Büyük patronlar ( istisnalar her daim tenzih kapsamındadır malum) ya babadan zenginler ya da zaten kaybedecek bir şeyi olmadığı için işlere balıklama atlama cesaretini gösterenlerdir oysa. Bordrolu, SGK’lı çoğu beyaz yakalı olarak o zamana kadar doğru dürüst hayal kurmadığımızdan, birbirimizin hayalini ödünç aldık bir şekilde. “Aslında tam şuraya makarna-salata yapan bir kafe açacaksın, ne iş yapar ha” sözünü bu kadar telaffuz etmemiz işte tam da bu yüzdendi.

Güneye yerleşmeyi hiç mi hiç düşünmemiş bir beyaz yakalı gördünüz mü, ben henüz denk gelmedim.

Aslında kafa o kadar çalışıyor ki, bir dönercide sarılan et üzerinden ‘günde ne kadar ciro yapılır’ı anında kafadan hesaplayabilen güzel insanlarız vesselam; kim ne derse dersin

Onların Snapchat’i bizim ICQ’umuzu döver!

Bu neslin yetiştirdiği çocuklar ise daha özgüvenli oldu. Kendi ailesinden gördüğü gibi elindeki varını yoğunu çocuğuna yatırdı. Bu nedenle tek çocukta kalma ısrarı. İngilizceyi 3 yaşında öğrenmesini istemesi, “mutlu olsun da ne yaparsa yapsın” demesi; özgüvenli çocuk yetiştirmek adına el kadar bebesini drama kurslarına yazdırması bundan. Evin bir maaşını çocuğun okuluna, bakıcısına, sonra oyun grubuna, eğitici pahalı oyuncaklarına hiç tereddütsüz gömmesi… Şimdi onlar internetli bir dünyaya gözlerini açmış pırıl pırıl çocuklar oldu. 22 yaşında o CEO olmayacak, kendi işini kurmayacak da kim kuracaktı ki?

Melek yatırımcı peşinde koşan, rezil mi olurum acaba demeden, snapchatte, youtube’da videolarını paylaşan gençler onlar. Biz ICQ’da kod adlarımız ile gizli gizli flört etmişken, onlar kendi isimleri ile bangır bangır bağırıyorlar dünyaya. Sonuç; onların özgüveni bizimkini döver…Onların cesareti var, bizimse ucuz uçak biletlerimiz ve kapı gibi bordromuz, özel sağlık sigortamız.

Yine de biz kurumsallar “challenge”ları severiz, challenge kelimesine henüz Türkçe bir karşılık da bulabilmiş değiliz, ama ellemeyiniz böyle iyiyiz…

Varsın ömrümüz o challenge’ların dibini görsün. Doğru bir zaman geliyor. Öyle birdenbire hemen gelmiyor belki ama hayatınızda artı eksi hesabı yaptığınız zamanların sonunda sürekli eksi vermekten bitkin düşerseniz bir gün; sizin doğru zamanınız tam da o gün oluyor. Öncenize bakıyorsunuz; sizi büyütenlere; sonranıza bakıyorsunuz; sizi özgüveni ile geçenlere. Sonra bir orta yolunu buluyorsunuz bir şekilde.

İşinden istifa edip de güneye yerleşenlerin hikayelerini okuyup okuyup kendinizi sanki yapılacak bir şey var da siz yapmıyorsunuz gibi talihsiz, beceriksiz hissetmenin bir anlamı yok. Ne istediğinizi hala bilmiyor olabilirsiniz. Ama bu hayat size ne istemediğinizi öğretiyor en azından. Hem ortadirek sözcüğünü cümle içinde kullanan politikacılar da artık yok. İçimizdeki çocukla konuşmak lazım, o ne istiyordu, bu yollara düşmeden önce? Onu iyice bi hatırlamak lazım.

Ben  “plazadan at beni, in aşağı tut beni” demenin bir yolunu buldum kendimce evet. O bilinmeze doğru yol alırken; “Alice Harikalar Diyarında” kitabını büyülenmiş gibi bir günde okuyan ve “ben de yazı yazmak istiyorum” diyen  küçüklüğümü düşündüm en çok…Edebiyat okusam mı diye düşünürken “ama matematiğim iyi, ziyan olmasın” deyip TM’ci olan o küçük kızı.

Yıllarca görmezden geldiğim o küçük kıza bir sözüm var. Şimdilik bu sözümün arkasındayım, gerisini nasılsa bir şekilde hallederim, ne de olsa ben de her kurumsal gibi“ challenge” ları pek bi severim.

Kamu spotu: Her daim elalemin challenge’larını handle edeceğinize, biraz da kendinizinkini handle ediverin; n’olur ki?

Kaynak: Fil Tasviri