“Yaptığım şey kalbime dokunuyorsa, seviyorum anlamına gelir” Röportaj Fügen Albayrak – Dost...

“Yaptığım şey kalbime dokunuyorsa, seviyorum anlamına gelir” Röportaj Fügen Albayrak – Dost Can Deniz

226
0
PAYLAŞ

Güneşli bir günde Dost Can Deniz ile ofisinde buluşuyoruz. Ofisin pencerelerinden giren güneş her yeri ışıl ışıl yapmış. Neredeyse bütün duvarlar kitaplarla kaplı. Söyleşimizi yapmak üzere üst kattaki aslında Dost Beyin seansları için kullandığı odaya geçiyoruz ve karşınızda Dost Can Deniz

FÜGEN: Koçlukla ilk tanışmanız nasıl oldu? O dönemde zor olmakla beraber bu kurum içi bir eğitim miydi?

DOST: Yok o şekilde olmadı. Ben bankacılıktan geliyorum ve 30 Kasım 1999’da bankadan ayrıldım. Nereden hatırlıyorum? Türkiye’nin S&P notunun arttırıldığı gündü (ülkenin kredi notu) yöneticimle anlaşamayıp bankadan ayrılmıştım. Ama oradan ayrıldığımda “Ben koçluk yapacağım” diye bir niyetim yoktu. Kariyerim boyunca hep yeni kurulan yerlerde bulundum, iş tanımı iş akışı yazdım ama esas yaptığım şey sermaye piyasalarında alım satan yapan ekibin başındaydım. (Baş Dealer) Buradan ayrıldıktan sonraki süreçte kendimle uğraşmaya başladım ve “Bir dakika ya bu işte bir terslik var” deyip bir terapistle çalışmaya başladım.

FÜGEN: Yani o dönemde koçlukla ilgili hiç bir fikrinizin olmadığını anlıyorum.

DOST: Evet, hiç yok. Terapist; beni önceleri meditasyona, yogaya ve sonrasında bir workshopa yönlendirdi. Böyle ortamlara girince kişisel gelişim, insan psikolojisi çok ilgimi çekmeye başladı. O dönemlerde bir kaç arkadaşımla buluşup öğle yemekleri yerdik ve yemek boyunca konularımız hep hayat üzerine olurdu. İşte o yemeklerden birinde bir arkadaşım “Dost, hep sen bize soruyorsun bu sefer ben soruyorum: Sen ne istiyorsun” dedi. Bende “Keşke psikolog olsaymışım, ama bu saatten sonrada bunu nasıl yapacağım ki “ dedim. Sonra eve döndüm ve daha önce aldığım ama okumadığım kişisel gelişim kitaplarından birini elime aldım ve öylesine açtım daha sonrada o kitabı okumadım zaten.

FÜGEN: Hangi kitaptı o?

DOST: Şu an onun yolunu hiç beğenmesem bile, yaptığı şeyler tabi ki takdire şayan, Anthony Robins’ın bir kitabıydı ve sadece önsözünü okuyarak “Ya ne güzel, işte ben bunu yapmak istiyorum” dedim ve kitabı kapattım ve bir daha okumadım. Sonra e-maillerimi kontrol ederken kariyer gelişimiyle ilgili eğitimleri haftalık duyuran bir mail gelmişti ve orada Thomas Leonard’ın okulu Graduate of School Coachville’in reklamını gördüm. İşte tam istediğim bu deyip o gün kaydolmaya karar verdim. Koçlukla ilk karşılaşmam böyle yani.

FÜGEN: Süper, hiç böyle bir hikaye beklemiyordum. Ama koçlukla tanışma tarihinize bakınca o dönemlerde koçluk çok bilinen bir kavram değildi.

DOST: Evet, 1,5 sene kişisel gelişimin içindeydim ama koçlukla ilgili bir bilgim yoktu. Çünkü ben daha çok psikolog olmanın yolları nedir, insan ilişkileriyle çalışmanın yollarını arıyordum. Sonra bakınca “Evet, bu benim için daha mantıklı” dedim. Ben iş hayatının içinden geliyorum. Bu yüzden beni tatmin edecek şey üretmekle, liderlikle alakalı olması gerekiyordu. Bundan dolayı koçluk bana çok mantıklı geldi. Muhtemelen bunu bulmasaydım organizasyonel psikoloji gibi bir şeyin peşine düşerdim.

FÜGEN: Bunu bir süreç olarak kabul edersek şu andaki Dost ile o yıllardaki Dost arasında ne gibi farklılıklar var.

KOÇLUKLA TANIŞMADAN ÖNCE BIR HEDGE FUND KURUP ONDAN ZENGIN OLMAYA ÇALIŞAN BIR ADAMDIM

DOST: OK, o zaman önce bu süreci tanımlamak lazım. Ben 2000 yılında bu yola girdim ve yapmama destek veren unsurlar var. Eğitimler var, meditasyon var, yani bir sürü şeyin bileşeni aslında ve böyle baktığımda şu anki Dost’la 1 yıl önceki Dost’la 3 yıl önceki Dost’la 99 yılında işi bırakan Dost’la hepsinin arasında çok büyük farklar var bir veya hiç bir fark yok bu iki. Tabi ki özde devam eden bir süreç var. Yani devam eden hiç bir şey yok, devam eden çok şey var der gibi. Şimdi baktığımda hiç bir benzerlik yok tabi ki. Tamamen hayaller farklı, düşünceler farklı. Ben koçlukla tanışmadan önce yapmaya çalıştığım şey bir hedge fund kurup işte ondan zengin olmaya çalışan bir adamdım yani.

FÜGEN: Bu yeterince büyük bir fark

DOST: Aslında kelimeye dökmek zor. Bir yandan hayat yönelimin olsun, insanlara bakışın olsun, kendini neyin mutlu ettiğiyle ilgili olsun, ilişkileri kurma tarzınla ilgili olsun çok çok çok şey değişmiş. Ama bazı şeyler hiç değişmemiş. “Halâ bununla uğraşıyorum” dediğimiz şeyler mutlaka oluyor ve her zaman da olacak. Yani “Ben oldum” diyen adamdan cidden korkmak lazım. Herhangi bir alanda “Evet, bunları oldum, bunları olmadım” diyen adamdan da korkmak lazım. Çünkü herhangi bir konuda yolun sonu yok. Diğer taraftan kendime baktığımda , üzerinde çalıştığım konular aynı. Sadece sipralin bir üst veya bir kaç üst seviyesine gelmişim. Fakat sınırları doğru yönetebilmekse konu, orada acayip rezalet bir durumdaydım, şimdi eh biraz daha iyiyim.

FÜGEN: Yani gelişim var

Kahkahalar

DOST: O da bazen Pazartesi, salı iyi Çarşamba tartışılır falan…. Şaka bir yana muhakkak bir gelişim var. Ama diğer yandan baktığımda eskiden 3000-3500 $ değerinde bir trader kütüphanem vardı. O zamanlar bir proje yapıyorduk ve ben hepsini bir bankaya bağışladım. Eğitim Merkezindeki trading ile ilgili kitapların hemen hemen hepsinin iç sayfasında Dost Can Deniz yazıyordur. Şimdi de ondan daha büyük liderlik, koçluk, meditasyon gibi kişisel gelişim kütüphanem var. Yani aynı şekilde çalışan da bir öz var.

FÜGEN: Evet, alan farklılaşsa da öz aynı kalıyor.

DOST: Alan farklı evet, yani obsesif öğrenme ilgimi o taraftan bu tarafa kaydırmışım.

FÜGEN: John Carter desem neler söylersiniz?

DOST: John Carter benim mentorlarımdan bir tanesi. Şimdi artık 70 yaşına gelmiştir. 28 yaşında CEO’larla çalışmak isteyip ve o zamanlar bu yaşta bir Afrikalı Amerikalı için duvarlar çok yüksek olduğu için Canada’ya geçmiş bir adam. Çok güçlü bir kişiliği olan, 30 senedir meditasyon yapan, iki kere evlenmiş ve eşlerinin ikisi de beyaz olan 68 kuşağından bir adam. Böyle bir adam işte. Bana da çok büyük katkıları oldu. Çok zorlayıcı bir adamdır. Yani zor bir insandır, iyi bir mentordur. Onunla beraber Dorothy Siminovitch, ki şimdi Gestalt Center for Coaching’de ortağımdır, kendilerinden çok şey öğrendiğim ve sonrasında dostum veya ortağım olan ustalarım, mentorlarım.

FÜGEN: Notlarıma göre 1999 yılında MareFidelis’i kurmuşsunuz.

DOST: Aslında koçluk anlamında 2002 yılında MareFidelis kuruldu. 1999’da benim kuracağım hedge fund’ın ismiydi ve ben eğitimlere de o yılda başladığım için o tarihe dayandırıyorum ama koçluk anlamında aktif olarak 2002 yılıdır.

FÜGEN: Ya her zaman derim en gerçek bilgi haberin kaynağından gelir diye….. Peki MareFidelis’in anlamı nedir? Ben biliyorum çok hoşuma gitti bu yüzden herkes öğrensin istedim.

DOST: Kim olduğunu şuan hatırlamıyorum ama o zamanlar biri kendi ismini latinceye çevirerek onu şirketinin ismi yapmıştı. Bende kendi ismimin latincesini sözlükten bulmuştum. İşte Mare’nin karşılığında Deniz, Dost’un karşılığında bir kaç kelime vardı. Bunlardan kulağıma en hoş geleni Fidelis’ti ve böylelikle MareFidelis çıktı ortaya.

FÜGEN: Şimdi, bilinen veya kendinizin bildiği bir iş vardır. Siz onda bir takım farklılıklar yaratarak bunu satabilirsiniz. Ama bilinmeyen bir şeyi satmak hem riskli hem de çok zor. Zorlukları sevdiğinizi kabul edelim ama riski çok yüksek. Nasıl cesaret ettiniz böyle bir iş kurmaya? Hiç kaygılanmadınız mı?

DOST: Aslında çok doğal bir proje gibi gelişti. Kaygı muhakkak yaşamışımdır. Belki de Coachville’in en iyi taraflarından bir tanesi; işin sunumuna ve nasıl pazarlanacağına dair ciddi bir destek algılaması olmasıdır. Sanırım 100 derslik pazarlama gibi online dersleri vardı. Mesela Thomas, sizi ileriye doğru taşıyacak yapılar oluşturmakla ilgili bir online derste birisine demo coaching yapıyordu. İşte adam “Ben kitap yazmak istiyorum, nasıl yazarım” diye bir şey söyledi. Thomas’ta “Her hafta bir buçuk sayfalık makale yazsan bir senede kitap hazır olur” dedi.

Ben de “a ne güzel falan” dedim ve o bizim bloglarda ilk yazımı yayınladım. Ama o ilk yazı şu anda kayıp bulamıyoruz.

FÜGEN: Çok yazık, peki yazının konusu neydi?

DOST: O dönemde bankacı arkadaşlardan oluşan bir motosiklet grubumuz vardı. Marmaris’e gitmiştik ve yemekte sohbet ediyoruz. Konumuz da işte kaç paran olsa daha rahat edersin ve ortaklaşa 2 milyon $ karar verdik. İstanbul’a dönünce iyi bir işadamı olan bir arkadaşımla o akşam dışarı çıktık. Gecenin ikisinde Taksim’de meşhur bir büfede dilli kaşarlı tostlarımızı yerken arkadaşım “Ya 100 milyon dolarım olsa işi falan bırakırım ve rahat ederim” deyince bende “OK bunun parayla hiç alakası yok” dedim kendime. Yıllar sonra Türkiye’nin çok büyük işadamlarından birisi olan diğer arkadaşım bir gün “ 1 milyar dolarım olsa işimi bırakıp senin işini yaparım” dedi. Anlatabiliyor muyum böyle bir durum var ve ilk yazımın konusu buydu.

FÜGEN: Evet ilk yazınızı yazdınız başka neler yaptınız?

DOST: O dönemlerde bilgisayar kullanma anlamında şimdiki kadar iyi değildim. Şu an web sitemi falan kendim yapıyorum. Bir PR’cı arkadaşım vardı bana bir e-mail listesi vermişti. Bende sabah dörde kadar outlooktan bu adresleri tek tek girerek mail attım ve sabah dokuzda ilk danışanım beni aradı. Sonrasında çok yakın dost olduk ve şimdi kendisi de yakında MCC olacak bir koç.

FÜGEN: Ne güzel, Peki bize başka tüyolarda verir misiniz?

DOST: Bana bir sürü koç soruyor Ne yapayım, nasıl yapayım falan diye. Ben önce bir web sitesi kurdum ve bu işe bir business olarak yaklaştım. Bu benim yaklaşımımdı. Mesela beraber koçluğa başladığımız bir arkadaşım çok iyi bir satıcıydı. Eline çantasını alıp 2000 firma dolaşmıştı. Ben onu yapamam, ben yazarım, ben görsel tasarımı iyi yaparım ve ben bu pazarlama yolundan başladım. Ama 1-2 sene içinde de benzer yerlere geldik.

FÜGEN: Sonuçta güçlü yönlerimizi kullanmak önemli oluyor.

KOÇLUĞU ANLATMAYI BIRAKMAMIZ LAZIM

DOST: Bir çok koça ben bunu anlatıyorum. Koçluk işine başladığımızda aslında bir çeşit girişimci de oluyoruz. Herhangi bir işin, şirketin, girişimin başarılı olmak için neye, hangi fonksiyonlara ihtiyacı varsa, bizimkinin de ona ihtiyacı var:üretim, operasyon, finans, pazarlama, satış. Sonuçta biz bilgi, insanların işine yarar eyleme yönelik bilgi sunuyoruz. Bilgi sektöründeyiz. Bu yüzden ne bildiğinizi, ne kadar bildiğinizi göstermeniz, müşterinin sizi anlaması açısından önemli. Müşterinin sizi hissetmesi, size güvenip güvenemeyeceğine karar vermesi lazım. Bir çok insana ulaşmanız lazım. Ben başladığımda facebook, Twitter , instagram falan yoktu. Bunu binde bir çok etkili yapan kişiler var. Mesela bunlardan biri eşim Aylin, bunu çok iyi yaptı. Bir anda facebook grubu 7-8 bin takipçiye ulaştı. Eşim şiirler yazıyor ve bir anda 2 bin 3 bin like alıyor, günümüzde kısa ve nokta atışı yazılar daha etkili. Mesela benim 10 sene önce yazdığım uzunluktaki yazılar bugün daha az okunuyor. Sosyal medyayı iyi kullananlardan biri de Umut Kısa’dır.

Biz koçlar olarak kendimizi tanıtırken yaptığımız hatalardan biri de koçluğa çok fazla odaklanmak. Koçluğu anlatmayı bırakmalıyız artık.

FÜGEN: Nasıl? Neden?

DOST: Koçluğun ne olduğunu anlatmaya çalışmayın sadece insanlara ne ihtiyaçları varsa onunla ilgili ne yapıyorsak o desteğimizi en iyi şekilde yapmaya çalışalım. Koçluktan bahsettiğimizde ilgi ve odağı başka bir yere çekiyoruz. Bizim ilgi ve odağımızı kişinin kendisinde tutmamız, ona destek olmamız lazım. Bir de bir çok yeni koçun yaptığı hata yarın hemen para kazanıp hayatını yürütmeyi bekliyor, ben o kişiye boşuna hayal kurma derim. Bu işten zengin olmak gibi bir amacı varsa oturup gerçekçi bir bütçe yapsın. Öyle kolay bir iş değil. Sonuçta saatlerini satıyorsun ve saatlerini satabileceğinin bir üst sınırı var. Ayrıca ne kadarını satabileceğinin de bir üst sınırı var. Mesela ben günde 8 saat koçluk yapamıyorum. En fazla 6 saat 7. saatte dağılmaya başlıyorum. Bunları söyleyebilirim.

FÜGEN: 2008 yılında dünyada 626. Türkiye’de ilk MCC ünvanına sahip olmak neler hissettirdi?

DOST: Iyi ki başvurmuşum ama o dönemde aman katılayım gibi bir derdimde yoktu açıkçası. İşin doğrusu o dönemde Amerika’daki Gestalt Institute of Academy Cleveland’ın programında öğretim görevlisiydim ve o program ACTP olmuştu ve bunun içinde MCC’ye ihtiyaçları vardı. Bende onun için başvurmuştum.

FÜGEN: Beni ne çok şaşırtıyorsunuz. Amaç bu muydu yani?

DOST: Tabi ki bir yere başvuracaktım ve Türkiye’de benden önce birisi MCC olsaydı, ben bu kadar eğitim yapmışken azıcık bozulurdum. O açıdan çok iyi oldu, ilk olmanın da bir gururu var ama olayı tetikleyen veya hızlandıran şeyde buydu.

FÜGEN: Eurasian Gestalt Coaching Program lideri ve kurucususunuz. Gestalt ekolünü bize biraz anlatır mısınız?

DOST: Seve seve. Sanırım Discovery Channelda programları yayınlanan Derren Brown adında bir NLP uzmanı var ve internette dolaşan bir videosu var.

FÜGEN: A Evet o programdan ben çok rahatsız oldum.

DOST: Öyle mi? Aslında nasıl kandırıldığımızı anlatıyor.

FÜGEN: OK ama bunu anlatırken başka insanları kandırıyor. Bu beni çok rahatsız etti.

DOST: Evet, doğru. Onun bir videosunu eğitimlerde kullanıyorum. Derren Brown subliminal pazarlamanın nasıl çalıştığını anlatmak için iki tane pazarlamacıya bir görev veriyor. Adamlara doldurulmuş hayvan satan bir mağaza kuracağını ve bununla ilgili olarak yarım saat içinde bir afiş tasarlamalarını istiyor. Adamlar daha önce tasarım yapan kişilerin yaptıklarıyla birebir aynı tasarımı yapıyorlar. Bunu sebebi tasarıma başlamadan önce o kişilerin bilinçaltına bu bilgileri veriyor olmaları. Mesela tasarım yapacakları yere Londra Hayvanat Bahçesinden geçerek gidiyorlar, yazdıkları mesajda zaten yol üstünde 3-5 yerde var. Sonuçta adamlar bu bilgileri fark etmeden alıyorlar ve her şey böyle çalışıyor.

FÜGEN: Hayatımız böyle çalışıyor.

DOST: Aynen öyle. Ben dediğin şey gerçekten sen mi? Yoksa kısa dönemli koşullanmalarla uzun dönemli koşulların kesişebilmesi mi? Ben dediğin şey ne? Çok ciddi tartışma konusu bu. Bunu ben eğitimlerde paylaştıktan sonra şu soruyu soruyorum:

Bu adamların yaptıklarından farklı bir şey yapabilmelerinin tek bir yolu olsa bu ne olur? Ne olsaydı bu adamlar farklı bir şey yaparlardı? Sence?

FÜGEN: Farklı düşünmek

DOST: Düşünmeyi özgür irademizin içindeki bir eylem olarak görüyoruz, ama özgür iradeyle hiç alakası yok. Çünkü özgür irade diye bir şey yok orada. Sadece şartlanma var. Özgür iradeyle karar alma unsuru ne olurdu bu senaryonun içinde?

FÜGEN: Aklıma farkındalık geliyor ama bu kelime de bu aralar gerekli gereksiz her yerde kullanıldığı için anlamını yitirdi. Bunun için “Anlayarak Bakmak” demek istiyorum ben.

DOST: Görerek görmek, baktığını görmek. İngilizce mindfulness diye bir kelime var. Farkındalıktan daha iyi bir kelime. Şimdi her şey farkındalık. Biz farkındalığı mevcut hikayemizin şu anda bir hikayem var ve onu daha güzel daha ulvî bir hikaye yaratıp ona farkındalık diyoruz. Ama hala hikaye.

Geştalt ekolü diyor ki şu anda burada ne oluyor? Seni görüyorum, seni gördüğüm için içimde duygusal bir tepki var, seni görüyorum ama gerçekten görüyor muyum? Yoksa sen ilk girdiğin anda eski bir arkadaşıma benzettim ve hala senin imajının üstüne onu yapıştırıyorum veya o arkadaşıma duyduğum hisler, duygular mı tekrar çağrışıyor ve aslında buradaki iletişimin içinde değilim gibi. İşte Geştalt yaklaşımı şimdi burada ne oluyor’a farkındalık getiremediğimiz zaman gerçek anlamda bir tercih, seçim yaratamayız diyen bir ekol.

FÜGEN: Süper, 14 Nisan’da meditasyon workshopunuza katılacağım bende. Meditasyon ve Qi Gong ne için yapılır, nasıl yapılır ya da yapılması gerekir mi?

DOST: Öncelikle bunlarla ilgili çok eğitim vermiyorum onu söyleyeyim. Ben bir terapistle çalışırken “gel seni meditasyona başlatalım” demişti. İlk vesile bu oldu. Ama şimdi bir anımı anlatarak nasıl bir aileden geldiğimi anlatacağım.

5 yaşındayken Anneme “Anne ölünce ne oluyor?” diye sorduğumda Annem “Yok oluyorsun” diye bir cevap vermişti.

Kahkahalar

Anlıyor musun? Durum böyle olunca ben terapiste yok gerek yok falan dedim. Sonra terapist “yok batıda bunu akıllı ve zeki insanlar yapıyor” dedi, bu şekilde ikna etti. Sonra Hintli bir ekolün Türkiye şubesine gittim ve ilk orada meditasyonla tanışmış oldum. Bu ilk çalışmalarda zihnine bak, oradaki huzuru gör falan derken “bir dakika ya huzur diye bir şey varmış” diye gerçekten deneyimledim. Daha sonra farklı ve çeşitli meditasyon ekollerini tanıdım. Bunların hemen hemen hepsinde bir inanç boyutu vardı, ki benim analitik, pozitivist aklıma iyi gelmiyordu. Sonrasında kendime yakın bir ekolde çalışmaya başladım. Bu ekolün temel yaklaşımı şu: Hakikate doğrudan ulaşmanın bir yolu var ve bu tüm inanç, kalıp ve şartlanmalardan kurtulup gerçeğin doğasına doğrudan bakabilmekle mümkün. Konsantrasyonunu inanılmaz düzeyde geliştir sonra o konsantrasyonu dönüp içeriye bakmak için kullan. Ne oluyor orada? Ben dediğin şey gerçekten sen misin? Bu işe yarıyorsa bunu yapmaya devam et. Kendi meditasyonumda ilerledikçe koçluğun ve Geştaltın ne anlama geldiğini, ne yapmaya çalıştığımızı daha iyi anlıyorum.

FÜGEN: peki, Qi Gong için neler söylersiniz?

DOST: Qi Gong çinlilerin yogası diyebiliriz. Çinlilerin Hintlilerden daha pragmatik yaklaşımları bunun için çoğu form, daha dinamik, daha fazla güç içeriyor. Sonuçta güçlü bir bedene ihtiyacımız var, açık bir kalbe ve birde berrak bir zihne ihtiyacımız var ki bütünleşmiş bir benlik yaratabilelim. Çeşitli ekoller sadece zihne odaklanıyor, Qi Gong bedeni belli bir şekilde toplayan taocu geleneğe dayanan bir üst şemsiye. 100 den fazla Qi Gong formu var. Aynı zamanda Pekin Üniversitesinde kanser hastaları üzerinde kullanılıyor.

FÜGEN: Mesleğini sevmek ne demek sizce? Neler olunca mesleğimi seviyorum diyebiliriz?

YAPTIĞIM ŞEY KALP BÖLGEMI GERIP GENIŞLETEBILIYORSA SEVIYORUM ANLAMINA GELIYOR

 DOST: Haftanın beş gününün üçünü mutlu olarak gidiyorsam seviyorum demektir. Çünkü 5 günün 5’ni mutlu olarak gidemezsin. Mesleğini sevmekten insanların yanlış anladığı bir şey var. Devamlı hiç bitmeyen bir mutluluk verecek diye bir şey yok. Benim için şu kalp bölgemi daha açarak yapıyorsam, bundan tatmin oluyorsam bu hissi içimde yaratabiliyorsam seviyorum demektir.

FÜGEN: Büyük bir kütüphaneye sahip olduğunuzu söylediniz. Bu kütüphaneden bize önereceğiniz bir iki kitap ismi söyler misiniz?

DOST: ilk önerim liderlik alanından Leadership on the Line Harward’ta profesör olan Ronald Heifetz tarafından yazılmış. Bir liderin başına ne geliri pratik bir teoriyle anlatıyor. Bu alanda çalışan her kişinin ve her liderin okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum. 8-12 Nisan da Yönetici-Lider Koçluğunda Ustalık başlıklı bir eğitim düzenliyorum. Bu kitapla bağlantılı olduğu için aklıma geldi. Eğitimin içeriği Bir organizasyon nedir?, Organizasyonda liderlik ne demektir? Ve Sen burada bir koç olarak ne yapabilirsin?

Bir çok koç şirketlere ulaşamıyoruz, bu kurumlarda koçluk yapmak çok zor, hiç iş bulamıyoruz çünkü bunlar koçluğu tanımıyor falan diyorlar. Hayır, onlar koçluğu tanıyor, siz koçluğu yapmayı biliyorsunuz ama Kurum Nedir? Onu bilmiyorsunuz. Bunu ben çok net görüyorum. İşte bu kitap bununla ilgili bilgiyi çok iyi veren bir kitap.

Aynı şekilde The Logic of Failure diye bir kitap var. Alman psikolog Dietrich Dörner’in kitabı. İnsanlar başlarına belayı nasıl sarıyorları çok güzel anlatan çok keyifli bir kitap. Buda’nın dizeleri Dhammapada bence çok çok önemli. Kitap 2500 yıl önce yazılmış ama her şey var içinde.

Yani konunun neresinden baktığımıza göre çok güzel kitaplar.

FÜGEN: Evet, gerçekten öyle. Her söyleşiyi ufak bir oyunla bitirmeyi seviyorum. İsminizin baş harflerini söylediğimde sizde ilk çağrışım yapan kelimeyi söyler misiniz?

DOST: Olur, tamam.

D – Devrim geldi aklıma

O – Ordu, daha önce devrim dedim diye mi acaba?

S – Sevgi

T – Tanımlar

FÜGEN: Son olarak tamamen kendi merakımı gidermek için sormak istediğim bir soru var. İsminizi kim koydu?

DOST: Babam Dost olsun demiş, annem Can olsun demiş ve Dost Can olmuş. Anlatılan hikaye bu. Fakat baba tarafım Aşık Veysel’le hısım. Hatta babam Ankara’da Hukuk Fakültesinde okurken Aşık Veysel Ankara’ya geldiği zaman babamda kalırmış. Sonuçta onun türkülerinden gelen bir etkileşim de var.

FÜGEN: Süper, çok etkileyici. Evet, Bana zaman ayırdığınız ve bu keyifli sohbet için çok çok teşekkür ederim.

DOST: Rica ederim, benim için de keyifti.

Can bedenden ayrılacak

Tütmez baca yanmaz ocak

Selam olsun kucak kucak

Dostlar beni hatırlasın

Aşık Veysel

BİR CEVAP BIRAK