DOĞRU İLİŞKİNİN DOĞASI

DOĞRU İLİŞKİNİN DOĞASI

296
0
PAYLAŞ

İletişimin temelinde sosyalleşme arzumuz vardır. Bunun da arkasında ötekileşmemek ve dışarıda kalmamak güdümüz yer alıyor. Yalnız kaldığımızda varlığımızın değersizleşeceği, tersine sosyalleştikçe değer göreceği fikri evleri ile plazalar arasında tenis topu gibi gidip gelen günümüz insanlarını mutsuz, yorgun, kızgın, isteksiz, tutkusuz, sabırsız ve yalnız hissettiriyor. Hissettiriyor çünkü bunların hepsi birer duygu! Bunların birer sıfat olduğunu, öznenin kendimiz olduğunu fark ettiğimizde sıfatların varlığımızın parçası olmadığını birer duygu olduğu için yönetilebileceğini de anlayacağız. Bu yazıyı okuyanların bir kısmının tam şu anda “güzel, fakat öyleyse tutkusuz hissetmemi sağlayan nedir?” diye sorduklarına eminim. O siz değilsiniz! Beklentiler ve yanlış iletişimle oburlaşan gizli özneniz..

Sabah yataktan kalktıktan sonra hepimiz, her şeyle iletişim halinde yaşamaya başlıyoruz. Sosyal, ticari, duygusal, toplumsal, kültürel… birçok ilişki tipi hayatımızın her alanında bizleri kavrıyor. Bakkalla da sevgilimizle de ilişkinin doğasında olan iletişim halindeyiz.

İlişkinin doğası baktığınız yere göre karmaşık veya basittir. Bana göre, beklentilerin türü, tipi, boyutu ilişkilerin grift hale gelmesinin en büyük nedenidir.

İlişkiyi zorlaştıran başat iki neden var: Beklentiler ve İleşitim.

Karşı taraftan beklentilerimiz arttıkça ilişkiyi karmaşıklaştırıyor ve zorlaşıyoruz. B sınıfı bir otomobilden formula kazanmasını beklemiyoruz, 2 odalı eve 5 oda dolusu eşya almıyoruz, indirim marketinde havyar yok diye üzülmüyoruz çünkü her “şey”in doğasından kaynaklı kapasitesini biliyoruz. Öyleyse neden ilişki yaşadığımız kişilerde kapasitenin üzerinde beklentilere giriyoruz? Bunun nedeni insanın “canlı” olduğu için kapasitesinin artacağı düşüncesi. Oysa Ahmet veya Ayşe, değer kavramını değiştirmeden, onunla ilk tanıştığınız andaki kapasitenin üzerine çık(a)mayacak. Onun geriye düşmediğine sevinmek yerine kapasitesini artırmasını beklemeniz bir önceki günden daha mutsuz olmanıza yol açmaktan başka işe yaramayacak.

Hepimizin çocuk, ebeveyn ve yetişkin kimliklerimiz var.

Bu kimlikler davranışlarımıza yön veriyor. Çocuk veya ebeveyn kimliğimiz yemekteki tuz kadar kendini gösteriyorsa bize zarar vermez; hayatı neşeli ve ahenkli kılar. Fakat bu kimliklerimiz başat kimlik haline geliyorsa davranışlarımız bencilleşmeye, açgözlülüğümüz artmaya, eleştirilerimiz keskinleşmeye başlayacaktır. “Yetişkin” kimliklerimizden uzaklaştıkça; çocuk ve ebeveyn kimliklerimiz patron haline geldikçe beklentiler bizim değil, biz beklentilerimizin yörüngesinde hareket ederiz. Yetişkin kimlik hak ettiğini isterken, çocuk ve ebeveyn kimliklerimiz her şeyi ister. Bu isteklerin (beklentilerin) karşılan(a)maması maddi ve manevi dünyada mutsuzluğumuza sağlam bir duvar oluşturur. Öyleyse, ilişkilerimizde mutlu olmak istiyorsak beklentilerimizi olduğundan (hak ettiğimizden) fazla yükseltmemeli ve ilişkide olduklarımızın kapasitelerinin üzerindeki isteklerimize gem vurmalıyız (Burada “hak etmek” kavramı kader gibi algılanmamalıdır. Hak etmekten kastımız bilinçli şekilde elimizdeki değerin farkına varmaktır, değeri sabit kabul etmek değildir. Bakırla altını karıştırmamak, bakıra altın muamelesi yapmamak, altından bakırın işlevlerini beklememektir).

Bakkalı bir tarafa koyarsak karşı cinsle ilişkimizi zora sokan şeylerden ikincisi iletişim, daha doğrusu yanlış iletişimdir. İlişkilerde yapılan iki hatadan birisi iletişim kurmamaksa diğeri yanlış iletişim kurmaktır. İletişim kur(a)mamanın bazı sebepleri var. Korku bunlardan birisi, karşılık görememek ise diğeri. Geçmişimizde, her ağzımızı açtığımızda eleştirildiysek ve azarlandıysak iletişim kurmaya korkuyoruz çünkü yanlış anlaşılmak istemiyor, yanlış anlaşılacaksak harekete geçmeye değer olmadığını düşünüyoruz. Bunu kırabiliriz. Doğrudan konuya girmek yerine “bu konu kafamı kurcalıyor. Seninle bir şey konuşmak istiyorum. Eminim sen de bu konuda bana yardımcı olabilirsin..” gibi bir açılış cümlesiyle iletişimi başlatırsak karşımızdakini kendisini savunmak için cümle planlamak yerine bizi dinler hale getirebiliriz. “Tatlı söz yılanı deliğinden çıkartır”. Elbette bundan anlamayacaklar da karşınıza çıkacaktır. Fakat bu bizim yaklaşımımızı değiştirmez. İletişimde kısasa kısas çalışmaz, yangına körükle gidilmez. Her şeyin tükendiği noktada yangına körükle gitmek yerine yangın yerinden uzaklaşmak en iyisidir.

İletişim kurmamaktan daha kötüsü ise yanlış iletişim kurmaktır.

Bir atasözümüz de bu davranış kalıbında olanlar içindir: “Keskin sirke küpüne zarar”. Bu ikinci yaklaşım yani yanlış iletişimin temelinde başta anlatmaya çalıştığım yüksek beklenti arzusu yer alıyor. Çocuk ve ebeveyn kimliklerin doğurduğu yüksek beklentiler iletişimi yanlış kurmamıza yol açıyor. “Ben”cil bir iletişim tarzının galibi yoktur. Baskın kişilik “kavgayı” kazandığını düşünse bile, O artık, yaşayan veya yaşama ihtimali olan değil, çöpe giden bir ilişkinin kralı veya kraliçesidir. İlk kuralı yerine getirdiğimizde yani yetişkin kimliklerimizle beklentilerimizi hak ettiğimiz düzeyde tuttuğumuzda yanlış iletişimden de kaçınmış oluruz. Bu yaklaşım tarzındakiler ağzını açtığında insanlar alev topu görmez, gerçekten oluşmuş bir derdin namelerini duyarlar. Bu kişileri dinlemek zor gelmez, onlara yardım etmek bir istek, dokunmak bir mutluluk, bakmak engin denizleri seyretmek gibidir.

Yetişkin kimliklerimizle yoğurulmuş beklentiler ve doğru iletişim her sağlıklı ve mutlu ilişkinin formülü. Hiçbir davranışımız elimiz, burnumuz gibi fiziki parçalarımız değil. Yaklaşımlarımızı değiştirmek elimizde (beynimizde). Çünkü bu yaklaşımların hepsi birer duygu. Duyguları yönetmek ise mantıklı bir sanat.

Kemanı ustalıkla çalacak mısınız yoksa kıracak mısınız, karar sizin.

Cumhur GÜZEL