Dil üzerine düşünmek

Dil üzerine düşünmek

54
0
PAYLAŞ

Dil üzerine düşünmeme sebep olan birtakım gelişmelere doğru itildiğimde, kendimi çeşitli sorgulamalar içerisinde buldum. Sanıyorum ki “neden” yerine “ne” demek çok daha kolay. Diğer bir deyişle tarih boyunca anlamlandıramadığımız her şeyden olabildiğince hızlı kaçtığımızı göz önünde bulundurursak, “neden” sorusunun içerisinde sayısız farklı yanıt barındırıp, bir ölçüde “belirsizliği” getirdiğine, tanımlamaya yönelik “ne” sorusunun ise bizi çok daha somut bir veriye götürdüğüne inandık.

Post modern anlayışa göre dil tamamen yorumlamaya dayalıdır, bu demek oluyor ki dünyanın “ne” olduğunu değil, hepimiz edindiğimiz tecrübeler ve sahip olduğumuz perspektifler doğrultusunda bu dünyanın bize “ne” anlam ifade ettiğini biliyoruz. Tahmin edersiniz ki bu bizi inanılmaz bir çeşitliliğe doğru sürüklüyor. Sanırım kolaylığa ve anlam berraklığına sebep olduğuna inandığımız o meşhur “ne” sorusunun aslında o kadar da berrak olmayabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundayız.

Kategorizasyon ve etiketleme olarak adlandırabileceğimiz bu sorunun, birçok alanda değerli hizmetleri olduğu inkar edilemez, yine de insan ilişkilerinde daha derine inildiğinde bu kategorizasyon mümkün mü? Bazen kişinin oldukça anlık gelişen bir tavrına hızlıca bir etiket yapıştırıyoruz. “sabırsız, düşüncesiz, bencil”. Buradaki tehlikeli olabilecek nokta “düşüncesizce bir hareket” vurgusu yerine kişiye doğrudan yapıştırdığımız “düşüncesiz” etiketi zira bu bazen bir çeşit yanılsamaya sebep olabilir.

Algıda seçiciliğin de dâhil olduğu bu süreçte, kendimizi “işte düşüncesiz olduğunun bir ispatı daha!” naraları, elimizde büyüteç ve sırtımızda uzunca bir Sherlock paltosuyla oradan oraya yürürken buluyoruz. Her şeyi ayrım yapmaksızın hızlıca tükettiğimiz bu çağda, bir şeyleri kaçırma korkusu (fomo) ve ilişkilerde maksimum mutluluğa en kısa zamanda ulaşma isteği, kişinin aklımızdaki imgesini bir an önce netleştirmek adına, hızlı olduğu kadar yanlış kararlar almamıza sebep oluyor. Bu dönemin en esaslı ironisi bu olabilir mi, kaçırmaktan korkma ve yakalama isteği en büyük hedefimiz olmasına karşın elimize geçen şey daha büyük kayıplar.

Erich Fromm Sevme Sanat’ında sevginin bir emek işi olduğunu söyler. Sevebilme becerisiyle doğduğumuz inancına karşı çıkar ve aslında bunun öğrenilebilen ve geliştirilebilen bir yetenek olduğundan bahseder. Anlamanın dünya üzerinde işlenen en ağır suçların uyandırdığı öfkeyi bile dindirebilecek yatıştırıcı bir gücü olduğunu düşündüğümüzde, var olduğunu iddia ettikleri sevgilerine rağmen yıpranmışlıklarla dolu insanların birlikteliği, Eric Fromm’un dediği gibi sevgi konseptini bir bütün olarak sevmeye ve içselleştirmeye değil, belki içine bir takım anlamlar yüklediğimiz o nesneye duyduğu yakınlığa dayanıyor. O “nesne” kendi doğasıyla değil, karşısındaki kişinin doğasından seçilen anlamlarla dolduruluyor. Bu yüzden değer verdiğimiz insanlara en mutlu, en üzgün, en heyecanlı anlarını sormak, bizim değil, onların dünyasında, o anlara bu sıfatların yakıştırılmasına sebep olacak şeyi/şeyleri  bulmaya çalışmak belki de kaliteli ilişkiler için en önemli unsurlardan biri. Bu bazen zorlu ama çoğunlukla çok keyifli bir süreç. Aynı zamanda bir risk, her yeni insan ilişkisi çeşitli olasılıklara açık. Yapılması gereken acı verici deneyimler çukurunun tam ortasına atlamak değil ama yine de biraz cesaret ve atılım gerektiren bir eylem olduğu aşikar.

Hayattaki çok az şey diğer insanların, -özellikle en değer verdiklerimizin- dünyasına girebilmek kadar tatmin edici. Belki de diğer dünyaları keşfetme yolunda karşımıza çıkan ve bazen geri dönüp en kolay patikaya kaçma isteği uyandıran engelleri, Simone Weil’in dediği gibi görmeliyiz: “Hapishanedeki iki mahkum aralarındaki duvara vurarak birbirleriyle iletişim kurarlar. Duvar onları hem ayıran hem de birleştiren şeydir. Her ayrılık aynı zamanda bir bağdır.”

 
Ezgi UREL

BİR CEVAP BIRAK