Devletin Bankasından Varsıl Bir Meteliksiz – Can Yücel

Devletin Bankasından Varsıl Bir Meteliksiz – Can Yücel

121
0
PAYLAŞ

Onun tutkunu olduğu ve son yıllarını geçirdiği topraklarda yaşıyor olmanın doğal etkisi belki bu, her durumda şiirlerinin etkisi altındayım. Hele de sevgili eşi Güler Yücel, “Can derdi ki” diye söze başlamıyor mu, zaman hiç geçmemiş, dünya hiç dönmemiş, hiçbir şey değişmemiş sanıyorsunuz. İşte o şiirlerinden ikisi:

EL TUTUŞA TUTUŞA

Ne kadar çok ellerimiz varmış meğer!/ İlkin, senin elinle tutuşan benimki/Sonra çocuklarınki/ Gençlerinki/ Tekel işçilerininki/ Sonra, ellerin elleri…/ Ne kadar çok eliniz oldu, baksana,/ Tutuşa tutuşa/ Bir orman yangını gibi!                                                                                                                        

TAMAM MI?

Sen Öztürkçecisin, diğ’mi kardeşim,/ Niye “İnkılâp”a, niye “kaide”ye, niye “aşk”a/ Kızıyorsun da –Kız, canım, hakkındır!-/ Niye şu nev –icat lâfa, / Niye şu “Tamam mı?”/ abesliğine celallenmiyorsun?…/ Yediden yetmişe dillerde gezen/ Hani şu sözün gerisini toparlanmadığında/ Boyuna, “Tamam mı?” diye sorulan soruya/ Niye köpürmüyorsun, bre Öztürkçeci,/ Bre Kemalist Aydın omuzdaşım?…/ Bu herbişeyin eksik olduğu ortamda,/ Ekmeğin, insan hakkının, emek hakkının/ Ufala ufala yok olduğu dönemde,/ Ağızlarımıza pelesenk/ Hiçdurma sorulan bu “Tamam mı?” sorusuna karşı/ Niye “tüm”den karşı çıkmıyorsun, birader/ Diye soruyorum sana, / Tamam mı?                                                                                           

Sonra bir şiir çıkıyor karşıma, şaşırıyorum. Can Yücel günümüz şairlerinden ama acaba onun döneminde tek tanrı “Para” değil miydi, diye soruyorum kendime.

ARKAMDAN KONUŞMASINLAR DİYE:

Her Donkişotun bir yel değirmeni vardır/ Benim ki Heybeli’de/ Yarı yarıya yıkık/ Üstünde/ Kırmızı üstüne beyaz beyaz harflerle/ Kocaman/ TÜRKİYE HALK BANKASI/ Yazılı/ Vallahi billahi de/ Beş kuruş almadım o reklam için

Hemen ardından karşılaştığım şiir sorumu yanıtlıyor.

MATERYALİST

Bütün istediğim o yirmi beşlik/ Fransız Hastanesinin orda yitirdiğim/ Duvarlara karıştıydı ya parıltısı/ Bütün istediğim o yirmi beşlik/ Işıl ışıl denizin dibinde/ Sade ot yiyen o balık lipsos/ Kanatlarıyla suyu havalandırarak/ Bütün istediğim o yirmi beşlik/ Uğruna kaç kulaçlar daldığım/ Ciğerlerim patlayıncaya dek/ Baksana ne paragözlüymüşüm ben                                                                                    

İnsan bu kadar materyalist olunca hiçbir tanrıdan etkilenmiyor demek ki! O, homurdanan dev, o saç sakal adam, bir de bakıyorsunuz kızının doğum sancılarına talip olmuş.

BİR DAHA SEFERE

A, Güzel gebeyim diye/ bana müjde verdin/ Nassı mutlu oldum bilemezsin/ Şimdi telefon ettin kanama varmış/ Ultrasonor sonrası aldıracaksın / Hiç merak etme, kızım/ Olmazsa bu iş/ Ben senin yerine doğuracağım      

Onun sevgili karısına tutkusunu bilmeyen yok değil mi, peki böylesi bir saygıyı?

GÜLER’E

Biz senle/ Bir çorba tabağı yarım kalmış/ Kızılcık tarhana tabağı içinde/ İki kaşık gibiyiz/ Sevgilim ekmeğim benim/ Öpüp öpüp de başıma koyduğum

ŞÛKRÂNİYE

Bu kar sonrası günde/ Her şey dargın dururken birbirine/ Erimiş ermişçesine…/Çırp uçan martıdır ezȃ/ Yeri göğe, balığı denize/ Ve beni Güler’e barıştıran/ Şükürler olsun bu şiire!/ 

Siz hiç bu kadar masum bir kaçamağa tanık oldunuz mu?

KAÇAMAK

Yalnız kaldıkça, yani Güler benden kaçtıkça/ Tekmil elektirikleri yanık bırakıyorum yirmi dört saat/ İki radyo var ikisin de açıyorum/ Yarım alacağıma bir bütün ekmek alıyorum/ Bugün büyük olsun yoğurt diyorum bakkala/ Gören düğün var sanır                  

Babalar tartışmasız sevilir, değil mi? Konuşmak bile gereksiz. Koskoca Şiir Baba’ya bakın, nasıl çırpınıyor oğlunun sevgisini hak etmek için:

ÖLÜM VE OĞLUM

Ne yaman çiğköfteymiş ki bu ölüm/  Şalgam suları iniyor da şakaklarımdan/ ben hâlâ susuyorum/ Gözlerimle taşlarcasına bir kör kuyuyu…/ Nerde kaldı bre saka kuşu/ Su gibi bildiğin o su kasidesi?/  Ve dudaklarımı sevsinler/ bir barut bulutuyla sanki/ ortadan biçilmiş bir güneş/ Aynı çığlığı mı ezberleyecek dersin/ akşamcılar akşama tövbe edinceye dek/ Düzayaktı Atar A’met Efendi’den Kartal Baba Tekkesi’ne/ Bu seferki yolum ise/ ardımdan gelen kolun/ ölüsıra yürüyen/ kilden, kirioz bir bayrak/ epiy de yokuş üstelik/ ve giderayak/ Sırtına vurmuş ya da/ buruşuk bir şipka biberini/ Meyvahoşa koşturuyor/ mork çizmeleriyle bir kırkayak/ Nasıl koşturduysa tulumbacılar eskiden/ yeşil tulumbalarını yangına/ Yandım diye böğürmüşüm/ Böğrüme yiyince böğrümden/ o çağköfteyi/ YANDIM/ Öyle bir kuşaktık ki biz oğlum/ yine de sen ölüyorsun/ boynuna sarılınca ben/ Ve o domuz var ya İncil’deki/ cümle günahı yüklenip/ uçuruma atlayan domuz/ Biz öyle bilem olamıyoruz…/ Meşksiz aşklarla senlerin/ başına tacettiğimiz/ o güzelim elmayı/ Utanmadan o ulusal/ akbabamıza sunuyoruz/ kellelerinizle birlikte/ Bu gidişle korkarım/ bi tek ses kalacak bizden/ tıkırtısı farenin/ Kendi tahta/ kuyruğunu kemiren/ Cama vurulmuş güneş kırıldı/ Nar daneleri döküldü suya/ Yandım diye bağırıyorum/ Ama bu kırkayak oynunda/ Öyle yakın ki ölümle oğlum/ Uyak oluvermişler adeta/ Ben ne demeye hȃlȃ/ Sözümona bir inci gibi/ Acının yanardağ bardağında/ Kendi kendime eriyim?/ Oysa bu dünya denen ağacın/ Türkiye denen çatağında/ Öyle bir oğul var ki oğul/ Ölüme değil, ölüme/ Yaşanmaya bi ölüm bal/ Cama vurulmuş güneş kırıldı/ Nar daneleri döküldü suya/ Gayrı adam oldu diye babam/ Oğlum beni sevse ya…//   

Can Yücel, denince aklınıza ilk ne gelir diye sorsam; eminim şiirlerinden sonra –belki de önce- ‘Küfürleri’ dersiniz değil mi? peki o saç-sakal adamı kanaviçe işlerken düşünebiliyor musunuz? Ben gözümde canlandıramadım. Ama bakın o, bu çelişkiyle hüznü nasıl kaynaştırmış; yetinmemiş bir de mutluluk eklemiş.

TEDAVİ

Çocukken hasta oldum mu yatakta/ Kanaviçe işlerdim/ Hep hüzünlü kızlar boynu bükük çiçekler/ Yoğun bakımda da şimdi geçirdim kanaviçeyi elime/ Yine soluk yüzlü kızlar çıkıyor karşıma/ Zor soluk alıyor biçareler/ Baktım ben de kahrımdan öleceğim/ Kaldırdım hasta kızları yataktan/ Fildişi taraklarla saçlarını taradım/ Dudaklarını boyadım/ Kısacık entariler aldım hemşirelerden/ Meharet’in nişanına yolladım haspaları topluca/ Kıkır kıkır gülüyorlardı yolda 

NE TESADÜF, NE TESADÜF IONESCO üzre

Çeşme’de peydahlanmışım/ Babam anam tarafından,/ İkisi de iyi insanlar/ Ne iyi tesadüf/Lȃleli’de doğmuşum ikiz/ Ne aksi tesadüf!/ Ordan babam mevkiinde sivrilince/ Şişli’ye göçmüşüm/ Hiç mahallede oynamamışım/ Ne aksi tesadüf!/ İkizimle kavga etmişim/ Yatılı okula yollanmışım/ Ne aksi tesadüf/ Tam oraya alışırken/ Babam vekil olmuş, doğru Ankara!/ Ne aksi tesadüf!/ Sonra lisede harika arkadaşlar bulmuşum/ Gazi gibi, Turhan gibi, Kemal gibi/ Ne iyi tesadüf!/ Babamın evinde bir sürü musikişinas, şair tanımışım/ Ne iyi tesadüf!/ Sosyalist olmuşum ne iyi ama ne belȃlı tesadüf/ Prof Rhode’yı tanımış, neler neler öğrenmişim/ Sonradan unutsam da/ Ne iyi tesadüf!.. /İngiltere’ye yollanmışım, ne aksi tesadüf!/ Almanya’ya gidecektim…/ Uzatmayalım, Güleri bulup evlenmişim/ Ne iyi tesadüf!/ Üç çocuğum oldu üçü de harika/ Ne iyi tesadüf!/ Şiiri seçmişim doğru seçim/ Ne iyi tesadüf/ Öleceğim yakında/ Ne aksi tesadüf!//             

Can Yücel’in tutkularından söz edilir de Datça tutkusunu anlatan şiirlere yer vermemek olur mu? İşte ikisi… PENİNSULA bir tanıtım derlemesine sığamayacak kadar uzun bir şiir, her bölümden alıntılarla yetinmek zorunda kaldım. Ardından gelen HIDRELLEZ’in tek satırına dokunsam, duygu bölünmesi olacaktı. Şiirlerin ikisi de Datça tutkusuyla öyle harmanlanmış ki, baş döndüren bir yolculuk gibi.

PENİNSULA

Karşıdaki Dede Pansiyonun dedesi/ Aşırı sağır az da bunak/ Kol saatini bahçede düşürmüş, bulamıyor/ Kimbilir ne güzel bir saat çiçeği açacak yerine/ Datça toprağı o kadar bereketli ki.// FLAŞ: Bağçe bir tangodur Eski Datça Köyünde/ Çiçeklerin suyla güneşle sarmaştığı/ Ayak sesleri içinde yeşilin/ Sardunyalar zaman zaman fart-ı aşktan/ Eğilip eğilip bükülüp/ Derken goncalarıyla yeniden dipdiri/ Ezgiyi ezdirmeden bitirir/ Yatsıya doğru ayışığında//S:35  ASİT YAĞMURU Öyle için için yağıyor ki yağmur/ İçim içimi yiyor/ Bir açıp bir kapanan bu havada/ Yapraklarda bir ölesiye hüzün/ Badem gözlü bu peninsulada/ Asit yağmuruyla Yerkesik santralından/ Başlayan bir bademcik Kanseri/ Kör edip önce sonra öldürüp/ Ademleri bademcik edecek sanki/ S:41 NARAYAN CAN’a  Elimlen bir nar ağacı diktim toprağımıza/ Daha ne çiçek açtı ne yemiş verdi/ Ama yakındır çiçek de açacak/ Yemiş de verecek/ Bu dediğim yer ki Datça/ Tamamen Keşmir// Gelinimin memleketi/ Hindistan’ın taa kuzeyinde//

HIDIRELLEZ 

Bu, satırına bile dokunulmadan/ Yani söylendiği gibi yazılmış,/  yazdırılmış,/ Doğaçtan bir şiir denemesidir// C.Y

Bütün kızlar, erkeklerin lodoslarına karşı/ Hem giyinmiş hem soyunmuşlar/ Hem de kapanmışlar içerlerine/ Badem taneleri gibi/ Ve lodos vurdukça/ O eteklerini kaldıran lodos/ Doğdukça doğurdukça kendilerini/ Kocasız bir bebek gibi…/ Deniz Tanrısı gelecek de o güzelim kızları/ Öpüp okşayacakmış…/ Başka ve o yaşta/ Niye beklesinler ki/ Kayaların başında/ O dallı giysileriyle/ Kimi bekler ki onlar/ Poseydon’dan başka/ Bu kayalarda durmuş/ Bu kızlar ne bekler ki/ Bir aşk için boğulmaktan başka…// Hepsi de karaya vurup/ Zeytinlerle keçiboynuzlarına/ Kendilerini dağıtıp verip/ Kökten çıkan dallardan/ Yapraklar olmaya…// Rüyası bu Datça’nın/ Kadınları okudukça/ Okunacak bir güzel kadınlık ve güzellik// Datça olacak Dakça/ Kadınların yarımadası…/ Boşuna değil o dediğin/ Burası Afrodiça…/ Ve gördüğün bütün her şey/ Sevda, Aşk ve Tazelik/ Ve Zeytinlerden ve yaşamaktan/ Başka bişeyi olmayanların yeri…/ Kara Maça’ya karşı…/ Fallarda kurtulmuş görünen/ Ademi Bademiyle/ İyi bilir bir kişiynen/ Yaşamı bilmeyiylen// Yaşanan belki de bir haç/ Denizin üstüne vurulmuş…// Ama şeklini derhal bozabilir/ En ufak bir esinti./ Mesela bir hilâl de olabilir./ Korkutucu olan şey benim gördüğüm/ Ne haç, ne acı, ne haraç olmasıdır…/ Burayı ben gözlerimi kapadıktan sonra/ dünyaya/ Yaşamayı hızla öğrenemediğimizden ötürü/ Bu yarımadaya, yarım yarım derken/ Ufalarsanız eğer/ İki elim boynunuzdadır derler a…/ Ben bu yarımadayı/ Kucağıma kapıp öleceğim,/ Ne gâvurun, ne müslümanın/ Hiçbiriniz göremeyeceksiniz artık o güzel yeri/ İşte bu şairin ve ölümün emri…//

Şairin şiirlerini alıntılarken tek noktasını bile değiştirme saygısızlığında bulunmadım, dilerim bilgisayarımın ukalalıklarından gözümden kaçan olmamıştır.

Son söz yine şairin: 

Eski Datça’da Bir Akşam

Kurbağalar ki karanlığın sakaları/ Suları evimize taşıyorlar ağızlarında,/ Her şey susabilir insanlar bile/ Anarşist kurbağalar susmaz,/ Altüst ediyorlar yöreyi…/ Mozartlar… erkenden geç, gençten erken…//      

Suna Güler

BİR CEVAP BIRAK